12 Mart 2009

BEN MEMLEKETİMİN ZEYTİN KOKULU DAĞLARINI ÖZLEDİM



Zeytin kokan dağlarda elimde sopam, sivri bir kayanın ucuna ilişip güneşin batışını hülyalı gözlerle izlemeyeli o kadar çok oldu ki... Nasıl özledim anlatamam... Yapacak bir şey yok, gidemiyorum...






Şimdi gözlerimi yumuyorum ve kendimi bambaşka bir dünyada, orada hayal ediyorum...






Muhakkak saçları uçuran asi bir rüzgar ya da dizleri yırtan sivri çalılar olmalı bu manzarada. Kıyıda köşede sarı dağ çiçekleri açmış olmalı belki bir kaç tane kırmızı olanlardan da vardır. Ben en çok beyaz olup da tüylü olanlarını severim ama. Onları da hayal ediyorum şimdi.






İlkbaharda yemyeşil fışkıran çimenler kurumuş sapsarı olmuş bu mevsimde... Toprak da yer yer çatlamış zaten. Susuz bir kuraklık hakim dağlara ama yine de bir güzellik, doğallık kaplamış sanki her yeri. Huzur, yumuşaklık ve sessizlik dolduruyor içimi izlerken.






Kayalar üzerinde bir tablo misali renkli likenler gözüme çarpıyor bir anda. Hatta minicik taşların üzerini örtenlerini bile görüyorum. Yavaşça yerden bir taş alıp yanımdaki badem ağacında iri bir bademi nişan alıyorum bununla. Hiç beceremem ki zaten yine ıska...






Vazgeçip ilerideki zeytin ağacına yöneliyorum. İri yeşil zeytinler dizilmişler sıra sıra... Eylülde mevsim dönünce ne güzel etlenecek bunlar. Yere düşmüş ve kuşların gagaladığı bir tanesini alıyorum ve koyuyorum cebime. Eyvah sopamı ilk başta üzerine oturduğum kayaya yaslamıştım. Orada bırakmış olmalıyım. Gidip almaya da üşeniyorum. Dönerken alırım artık. Şimdi uzakta uçuşan bir kuş var onu izlemeliyim. Yerdeki tohumları yemek için daldan dala atlıyor ama bir türlü inemedi yere. Sanırım benim varlığım ürkütüyor onu.




Orada da gözlerimi kapıyorum tam da salkım saçak yapraklarını savuran iğde ağacının altında. Eski sokaklarda dolaştığımı hayal ediyorum mis gibi salça kokan, zeytinyağı kokan mavi boyalı kapılar arasında.




Kediler bile sakindir benim meleketimde hiç korkup da kaçmazlar sizden. Sevin bizi doya doya der gibi...




Ahh ahh ben memleketimin zeytin kokulu boz bulanık dağlarını özledim....

08 Şubat 2009

ELMA SİRKEM

Duydum ki elma sirkesi çok faydalıymış.


Vücuttaki toksinlerin atılmasından tutun da karaciğer yağlarının parçalanmasına kadar bir sürü işe yarıyormuş.





Eee mevsim de elma mevsimi. Elma bulmak kolay.


Böyle işlere meraklı biri gerekli; o da var :))

Sonra yardımsever bir anne...


Güzel fotoğraflarla süslenecek üç haftalık "elma sirkesi" serüvenine hoş geldiniizz...
Şimdi size nasıl yapıldığını anlatayım. Tarif rahmetli anneannemden....

Önce iri güzel bir kaç elmayı bol suyla yıkayıp iyice temizleyin.
Geniş ağızlı derinliği az olan bir cam kabı da kaynar suyla yıkayıp kurutun.
Sonra elmaları rendeleyin ve kabın içine koyun.
Üzerine 2 kesme şeker ve 1 su bardağı kaynayıp soğutulmuş su koyun.
Kabın ağzına temiz bir tülbent koyup loş bir yerde bekletin.
Günde bir kere karıştırın....
Devamını beraber göreceğiz...
Ben şimdiden sirkemin olacağı günü dört gözle bekliyorum..
Şifa niyetine, yarasın...

18 Aralık 2008

DÜNYANIN EN İYİ KALPLİ KIZI POLONEZKÖYDE




Ne zamandır yazmıyorum ben biliyorum.

Ancak bu günlerde bir başka esiyor rüzgar.

Ya da benim başımda kavak yelleri esiyor da ben öyle sanıyorum...

20 Ekim 2008

BÜYÜYÜNCE YAPACAKLARIM....



Küçüklükten beri en sevdiğim şeydir hayaller dünyasında yolculuğa çıkmak. Zaman zaman sizlere de anlatıyorum ya aklıma gelenleri.




Kimi bir bir gerçek oluyor bu hayallerin kimisi de buruk bir tebessüm olarak kazınıyor hafızama. En çok da yağmurlu günlerde bulutların hareketlerini izlerken hayaller kurarım ben. Ya da dalgasız dümdüz bir denizi seyrederken. Bu hayaller bomboş pembe panjurlu ev hayalleri değildir sadece. Geleceğimi şekillendiririm dimağımda ya da geçmişimi sorgularım hafızamda. Yapmak istediklerimi isteyip de yapamadıklarımı hatırlarım bir bir.




İşte bu hayallerimden biridir balıkçı olmak...




Ya da bir balıkçı karısı....













Ne kadar huzurlu gelir bana avlanırken balıkçılar. Ağlarını tamir ederken yılların yorgunluğu kayıp gidiverir ellerinden sanki. Ya da geceleri balıkları ağlarına yönlendirmek için "pat pat" diye kocaman tokmaklarıyla denizi dövme sesleri ninni gibidir. İnanırım ki hayata karşı tüm öfkeleri bu dövüşlerle kaybolur gider. Eylül ayının gelmesini dört gözle beklerim ben bu yüzden. Balıkçılar o zaman gelirler benim küçük kasabama. Bazen Ayvalık'dan, bazen taa İstanbuldan. Şuayip Ketenci, İdris Reis gelmesini dört gözle beklediğim balıkçı tekneleridir.




Her akşam Aliağa'ya, Bademli'ye Çandar'lı körfezinin zengin balıklarına evsahipliği yapan açıklarına gider bu tekneler. Sabah daha kasaba halkı uyanmadan da dönerler kasaları sardalya, kefal, çipura, sarıkanat ile dolu olarak. Ben ise erkenden uyanır ve bu cümbüşü yakından izlemek için taş iskelenin direklerinden birine yaslanırım. Yanımda da bedavacı bir sürü kedi ile...




İzmir'e, İstanbul'a büyük şehirlere gidecek olan kasalar ayrılır önce ve buzhane arabaları yanaşır iskeleye birbir. Gümüş rengi tazecik balıklarla dolu kasalar yüklenir sırayla. Artanlar ise uykucu kasaba halkının satın alması için ayrılır. 2 kilosu 1 lira... Sadece yanınızda naylon bir poşet getirmeniz gerekir ama. Çünkü teknede yok. Sakın "Nasılsa iskelenin karşısındaki kahvenin köşesindeki fırından alırım" diye düşünmeyin evden çıkarken. Çünkü fırıncı bıkmış poşetlerini bir bir balık almak için gelenlere vermekten. O yüzden kapısına bir yazı asmış. "Balık için poşet verilmez" diye. Teknelerin önü meraklı kalabalık ve balık satın almak isteyenlerle dolup taşar. Bedavacı kediler de nasiplenir bu hengameden. Balıkçıların eli bol, nasılsa mevsim sonbahar denizde balık bol. Esirgemezler o yüzden.



Tutulan balıklar bitince sıra ertesi günkü ava hazırlanmaya gelir. Önce güverte yıkanıyor bol suyla genç tayfalarca. Sonra rengarenk kazaklar, fanilalar, çoraplar yıkanıp diziliyor iplere. Bir yandan da ağlardaki delikler onarılıyor yazınki kadar yakmayan öğle güneşi altında. Acıkan genç balıkçılar bıkmışlar belli balık yemekten ki kebap, lahmacun yiyiyorlar bir yandan. Yaşlı olanlarsa altın değerinde biliyor balığı ve kızgın zeytinyağında kızartıyorlar papalinaları....








Ben de karides aldım bu sefer. Biraz da tekir. (Balıkçı Recep Amca böcek diyor adına ben karides. )Kabuklarını ayıkladılar benim için. Tarifini de öğrendim hem güvecinin salatasının. Tam bir bardak suyu koyacaksınız tencereye dedi balıkçı ısrarla ama tam bir bardak su olacak. O kaynayınca içine karidesleri atacaksınız. 5 dakika sonra hemen alın ve üzerine zeytinyağını limonunu tuzunu soğumadan dökün. Onlar demlenirken roka, dereotu, domates doğrayın minik minik. Tekirleri de tava yaptım.


Güzel ve huzurlu bir günün sonunda lezzetli ve sağlıklı bir salata ile çıtır çıtır tazecik pembe tekirler.


Ne güzel bugün hem karnım hem de ruhum doydu.


İşte bu yüzden ben büyüyünce bir balıkçı olmaya karar verdim.....


03 Ekim 2008

SENİ ZATEN ZOR BULDUM VE KAYBETMEYE HİÇ NİYETİM YOK.....

Yağmurlu bir gündü aksi gibi.

Önceden mailleşilmiş, randevu ayarlanmış, buluşma yeri ve saati belirlenmişti. Ama yağmur ikisinin de hesabında yoktu. Saatin 5 olduğu ve İstanbul'un cumartesi trafiği düşünülürse kızın belirlenen saatte orada olması imkansızdı.

Zaten heyecandan kızcağız yanlış otobüse bindiğini çok sonra farketmişti. Oysa buluşacakları noktaya çok daha kısa sürede gidebileceği bir kaç alternatif daha vardı. Biraz gerildi kız bu yüzden. Otobüs sıkışık, yağmurdan üstü başı ıslanan insanlar yüzünden nemli ve rutubet kokuyordu.

Hava kararmaya başladığı için kız otobüsün penceresinden yansıyan aksini inceledi telaşla. Bir yandan da gözü sürekli telefonunun saatindeydi. Özenle dalgalarını belirginleştiği kıvırcık ve gür saçları yağmurdan ıslanmış, rüzgarda işin içine girince tam bir felaket olmuştu. Oysa şirketten çıkmadan saçlarınının tam olmasını istediği gibi doğal, sade ama hoş olduğunu görerek gülümsemişti aynada kendine. Hatta hafif bir makyaj bile yapmıştı o gün alışılanın aksine. Zaten oldum olası cumartesi çalışmayı sevmezdi. Bugün çalışmıyor olsa ne kadar rahat hazırlanırdı randevuya. Sıkıntıyla "off" ladı. Bir yandan da değişik bir heyecan sarıyordu ve midesi ağrı ile bulanma arası kasılıp duruyordu. Yanındaki orta yaşlı çifte 3. belki 4. kere sordu. " Şey İncirli durağı..." "Tamam" dedi kibar adam gülümseyerek "Henüz gelmedik. Ben size haber vereceğim. Merak etmeyin."

2 aydır uzaktan birbirlerine yazmışlardı; ama seslerini, görüntülerini bilmiyorlardı. Ancak aralarında öyle güçlü bir çekim olmuştu ki. Aynı hayaller, hayata aynı noktadan bakış. Doğallık, sakinlik ve huzur istiyordu ikisi de. Birbirleri için yıllardır aradıkları insanlar olabileceklerine karar vermişlerdi uzaktan. Şimdi de sıra bunu gözleriyle görmeye gelmişti. Sanki yıllardır aşina oldukları insanlardı birbirleri için. Ya da kız öyle sanıyordu.







Onu seviyordu kız. Bunu henüz erkeğe açık yüreklilikle söyleyememişti ama bunu tüm benliğiyle hissediyordu. Çok sevildiğini de biliyordu. Sıcacıktı erkeğin içi de. Yoksa bu kadar heyecan neden olacaktı ki? 2 aydır yazıyor birbirlerini uzaktan da olsa tanıyor olsalar bile yüzyüze görüşme sıfırdan başlamak demekti.

En son maile telefon numarasını yazmıştı kız. Ararsa diye telefonunu sürekli kontrol ediyor, içten içe de sesini merak ediyordu. Bir yandan da heyecanı o kadar artmıştı ki erkek şimdi arasa ve "Kusura bakma ben gelemiyorum" dese çok sevinecekti. Heyecanla otobüsün yanaştığı durağın adına baktı. "İncirli" değildi. ....

Erkek de o sabah erken kalkmış, havanın yağmurlu olduğunu görünce sıkıntıyla esnemişti. Hiç sevmezdi traş olmayı. Aynada kendi yüzüne baktı. Kolonyayı bu kadar kullanmamalıyım artık diye söylendi. Saçlarını beyazlatıyordu kolonya. "Hay Allah" dedi "Şimdi yaşlı olduğumu düşünerek beğenmez bu kız beni" diye düşündü havluya yüzünü kurularken. Halbuki kızın onun beyazlaşmış ve yer yer seyrekleşen saçlarını okşamayı ve öpmeyi ne de çok seveceğini bilemezdi o zamanlar. Evinde minik bir misafir vardı geceden, uyanmış kocaman yeşil gözleri ile onu seyrediyordu. Gitti öptü minik prensesini. "Sence hangi gömleğimi giymeliyim" diye sordu yataktan inmeye çalışan minik prensesine. Koyu mavi gömleğini, bordo kravatını çıkardı dolaptan. Füme rengi pantolonu da giyince oda kapısından çıkmadan yakaladı minik prensesi. Bol bol öptü yanaklarından.

Onu bakıcısına bıraktı ve oradan doğru şirkete. Yoğun bir gündü. Yeni sezon gözlükleri alınmalıydı merkezden. Sonra onlara barkod verilecek sisteme girilecekti. Bir yandan da aklı son günlerde "radikam" diye sevdiği kızdaydı. O yüzden her girdiği kodu 2 belki 3 kere kontrol ederek giriyordu. Uzun planların ardından nihayet bugün radikasıyla buluşacak, fotoğraflarından görüp sevdiği, içinin ısındığı bu kızı yakından görebilecekti. Saate baktı 3'e geliyordu. Şimdi çıkması gerekti. Merkezden yeni gözlükleri seçecekti. Acele ile kıza yazdı. "Canım ben merkeze gidiyorum. Oradan okurum yazdıklarını"

Yağmur yolları arap saçına döndürmüş, Ataköy'e gelmesi planladığından daha uzun sürmüştü. Merkeze vardı. Gözlükleri seçti. Bir yandan da buluşma vakti yaklaştığı için gerildiğini hissetti. Bir sigara yaksam hiç fena olmaz diye düşündü. Arka tarafta depo olarak kullandıkları bölmeye geçti. Aynı zamanda patronun odası da orasıydı. Bilgisayarı görünce aklına geldi. Kızın numarasını almalıydı. Not etti dikkatle. Oradakilerle biraz sohbet etti. Yavaş yavaş çıkması gerekti. Daha ilk günden kızı bekletmemeliyim diye düşündü. Zaten yoğun programı yüzünden kız onun yanına geliyordu bir de bekletirse çok ayıp olacaktı. Arabaya gitti. Koltuğa oturunca aynaya şöyle bir baktı. Heyecanlımıyım diye sordu kendi kendine. Hayır diye düşündü. Yani evet aslında ama hayır... Kafası karıştı. İncirli durağının tam karşısındaki ışıklara gelince durdu. Arabayı park etti ve sevdiği kızı beklemeye başladı. Önce biraz arabada oturdu sıkıldı dışarı çıktı. Yağmur adamakıllı bastırmıştı. İri bir kaç damla gömleğini ıslatınca içeri girdi. Gelmeyecek mi yoksa diye düşündü. İlk defa çevireceği ama sonra hafızasına kazınacak numaraları çevirdi. "Alovv" neredesin gibisinden bir şeyler dedi. Karşısında biraz heyecanlı ve cılız bir ses "Alo" diye karşılık verdi...

Kız telefonu çalınca kurduğu düşlerden, minik bir sahil kasabasında henüz görmediği ama yıllardır tanıyormuşçasına sevdiği bu adamla kuracağı kalabalık aileyi, uzandığı divanda dizlerine yatan erkeğin seyrek saçlarını okşadığını ve öptüğünü düşlediği uykudan uyanıverdi . Numaraya baktı tanımadığı bir numaraydı, kayıtlı değildi. Heyecanlandı ve sesini kontrol edemeyerek acemi bir "Alo" dedi. Erkek nerede olduğunu sormuş ve o yolu tercih ettiği için yolu uzatacağını söyleyerek hafif sitem etmişti kıza. Kız 5 dk. sonra orada olacağını söyledi. Daha doğrusu öyle söylediğini düşünerek bir şeyler geveledi ağzında. Heyecanı daha da artmıştı. Yol şimdi bir köprü üzerinden aşağıya doğru kıvrılıyordu. Arkasında ayakta duran kibar adam kızın yavaşça omuzuna dokundu. "İncirli durağı burası". diye seslendi. Kız nazikçe gülümseyerek otobüsten indi. Serin hava yüzüne çarpmıştı. Etraf kapkaranlık olmuş yağan yağmurun oluşturduğu minik derecikler akıyordu. Erkeği aradı. Artık sesi titremiyor ve kendine güveni gelmişti. Sanırım serin hava iyi gelmişti heyecanına. Seni bekliyorum durağın karşısında ışıkların oradayım demişti erkek. Kız ışıklara gelince onu gördü uzaktan. Otomobilinden inmiş kızı bekliyordu. Bir an durdu kız. Ne kadar da sevimli görünüyordu erkek. Kızın içinden geçen koşa koşa yanan kırmızı ışığa aldırmadan karşıya geçip boynuna sarılıvermekti erkeğin; ama yapmadı. Gülümseyerek gitti erkeğin yanına. Öptüler birbirlerini yanaklarından. Nazikçe kapıyı açtı erkek kıza.

-"İşte ben" dedi. "Ben Al... Din..... tam karşındayım" dedi erkek. "Nasıl farklımıyım fotoğraflarımdan".

-"Pek değil" diye yanıtladı kız. Heyecanı daha da artmıştı. Araba ne hoş kokuyor diye düşündü. O arabaya her binişinde derin derin koklayacaktır kız erkeğin kokusuyla karışmış otomobil kokusunu bilhassa.

-"Sen aynısın" dedi erkek. "Aynı fındık burun, kırmızı minik dudaklar, minicik çene, güzelim saçlar..."

Kız utanmıştı bu sözlerden. Daha doğrusu erkeğin ona böyle demesi çok hoşuna gidiyordu ama utanıyordu yine de.

-"Biz hep böyle arabanın içinde mi oturacağız?" diye fırçaladı bir güzel erkeği.

Erkek biraz bozulur gibi olmuştu. Elbette güzel sevdiğini arabada ağırlayacak değildi. Zaten o da heyecanlıydı ama ne gereği vardı ki şimdi bu azarın. Hay Allah...

Az ileride minik şirin bir pastane vardı. Oraya götürmeyi düşündü erkek sevdiği kızı. Arabayı biraz ileriye park etti. Sonra arabadan indiler. Kız heyecanlı ve dalgındı. Az kalsın karşıdan gelen araba çarpıverecekti ona. Erkek nazikçe kızın belini kavradı ve onu geriye çekti.

-"Seni zaten zor buldum ve kaybetmeye hiç niyetim yok. Biraz dikkatli ol" diye gülümsedi yemyeşil güzelim gözlerinin içi büyük bir şefkatle parlayarak .

Kız da kocaman gözlerini erkeğin yeşil gözlerine dikerek baktı ve ona içinden dolup taşan sımsıcacık bir gülümseme ile karşılık verdi.

Bu her ikisi için de "Seni seviyorum" demekti...