Hayata Dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayata Dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mayıs 2017

AHH ANILAR...




Günaydın, tüm annelerin günü kutlu olsun... 

Fotoğraftaki havlu kenarı oyasını ben örmüştüm. Ortaokuldaydım sanırım. Yaz tatillerinde Menemene aaneanne ve babannemi ziyarete giderdik her sene mutlaka. Yaz akşam üstlerinde, bütün gün kavuran güneş etkisini yitirince, anneannemin bahçesi soğuk soğuk sularla bir güzel yıkanır, asmanın gölgesine eski bir Uşak kilimi serilirdi. Koca bir sürahi koruk suyu, yanına döndürme, bükme artık Allah ne verdiyse... Belki bahçeden koparılmış üzümler, gününe göre karpuz, kavun. Bir de illaki anneannemin elişi çantası. Hem yer içer, hem sohbet eder bir yandan da elindeki işi yapardı. Ben ona çok özenir, güzel güzel elişleri yapabilmeyi hayal ederdim. Sanırım bu hevesim ve tutkumun temeli o yaz ikindilerinde, o asmanın altında saklı...

Bu vesileyle rahmetli, becerikli anneanneme rahmet eder, yaşayan babanneme de sağlıklı uzun seneler için dua ederim. Sizlerin de kutlu olsun anneler günü.

18 Mart 2016

HALİL OĞLU HALİL... 18 MART ANISINA



Senelerden bir sene bir Ege kasabasında üç kuşak Halil isminde bir aile yaşarmış...

Dede Halil, oğul Halil ve torun Halil.

Gün gelmiş düzen bozulmuş, gavur düşman, fakir ama kendi kendine yeten, Anadolu insanının bir tarih yazacağını bilmeden ucu çivili sopasını böğrüne böğrüne batırmış. İşte o günlerde Baba Halil'le oğul Halil Çanakkale'de gövdelerini siper etmeye çağrılmışlar beraberce. Dede Halil zaten çoktaan ölmüş gitmiş.

İkisinin künyesi de Halil Oğlu Halil...

Günlerden kara bir gün, kasabaya bir künye gelmiş. İşitmişler ki Halil oğlu Halil şehit düştü. İki üç sene kasabalı acaba şehit düşen baba Halil mi, oğul Halil mi diye beklemiş durmuş. Zaten kaç erkek kalmış ki. Dişsiz üç beş dede bir kaç kucakta bebe.

Kocadan mı geçsin evlattan mı bilemeyen kadın inşallah ölen kocamdır evladımı bana bağışla diye dua eder dururmuş boyuna. Duasımı yetmedi, çilesi mi bitmedi bilinmez üç beş sene sonra sallanıp gelmiş kocası.

Anlamışlar ki şehit olan Halil torun Halil.

Sığnıdere'de şehit olmuş sabi.

Dedemin dayısı olur Halil...

Uşak Ulubeyli Halil oğlu Halil...

RUHU ŞAD OLSUN...

14 Şubat 2016

HER SEVGİNİN BİR HİKAYESİ VARDIR...




Gelenek edindiğim üzere yine yazıyorum aynı yazıyı...
Bugün evlilik teklifi almamın üzerinden tam 6 yıl geçti.
Yaşıtım bir çok genç kızın yaşadığı gibi 14 Şubat' ta evlilik teklifi aldım ben de :))

Aslında bu altı yıl içinde hayatımda ne kadar çok şey başladı ve bir o kadar şey de bitti...
En başından başlamalıyım belki de anlatmaya...
Genç kızlığın o ilk hülyalı yıllarında bir sürü hayaller peşinde koşardım. Pembenin elli tonu 💕 Bambaşka, daldan dala hayaller. Hepsini anlatmayayım da konumuz ile ilgili olanı seçeyim bari sizin için..
Ömrümü, sevgimi armağan edeceğim, seveceğim ve sevdiğinden bir an bile şüphe etmeyeceğim bir adam çıkacaktı karşıma evvela.
Onunla tanışma hikayemiz türlü türlüydü. İlle de masalsı gerçeküstü ama...
Bir at sırtında karşılaşmalıydım onunla. Dağ bayır gezerken yolunu kaybetmiş bizim yakışıklı da at üstünde. Ben ona kaybettiği yolunu tarif edecektim, o da bana yıllardır sevilmemekten yosun tutmuş kalbimi yıkayacak güneşini verecekti...
Ya da balık avlamaktan dönerken yorgun sandalımı onarmama yardım eden bir balıkçı olacaktı kalbimin sahibi... Dünyanın kahpeliğine inanmış, yaşamın özünü denizlerde, sakin limanlarda bulmuş bir balıkçı... O benim sandalımı onaracaktı, ben de onun aşka inanmayan kalbini...
Bir Zeytindağlı çoban hikayem var ki ona hiç girmeyeyim. Annem bile inanıp ağzımdan "Zeytindağ" çıkmasını yasaklar olmuştu o yıllarda.smile ifade simgesi Yan gözle bile minibüslerine baktırmıyordu billahi. Zeytindağ Bergama'ya bağlı bir minik Ege kasabasıdır. Çandarlı körfezinin tüm güzelliğini tepeden sakince seyreder durur. Taa evlendikten sonra eşimle bir görmeye gittim, gerçekten çobanı var mıdır diye :)) Çobanını bilmem ama 5kg kasap sucuğu aldık geçenlerde 😀
Üniversite, master yılları bitti. İyileşmiş ancak yaşanılan hüzünleri unutmamış, "gerçek" aşkı arayan kalbimle bir başıma kalakaldım...İş hayatına atılınca hayat koşturmacası beni hayallerden uzaklaştırmadı, tam tersine daha da sıkı sarıldım hepsine... Atlıyı da, balıkçıyı da, çobanı da unutmadım...
Sonra ne mi oldu, gittim hiç bir genç kızın tabii ki hayalini kurmadığı gibi, klasik, dümdüz ve hiç bir aşk romanında yazmadığı şekilde çalıştığım şirkette, çalışma arkadaşıma aşık oldum. :))
Onu çok sevdim...
Onda biraz gezgin atlıyı, biraz boş vermiş balıkçıyı, biraz da aşkını dağlarda arayan şy bizim Zeytindağlı çobanı gördüm... Ve benim bile hayal edemediğim yüzlerce güzel şeyi...
Evlendik, el ele, gönül gönüle verdik...
İşte hayallerimde bu yüreği de bileği kadar güçlü delikanlıyı tanıyıp bir yuva kurduktan sonra sıra miniş ve tatlı bir bebeğe geliyordu. Gürbüz, mis kokulu, tatlı bir bebeğimiz olacağını hayal ederdim...
Ancak şimdi dönüp bakıyorum ki bir bebek olduktan sonrasını hiç hayal etmemişim. Bende son sahne mutlu anne, gururlu baba ve kucakta nur topu gibi bir bebek. Hiç devamını kurmamışım o ilk gençlik yıllarımda.Keşke kursaymışım devamını da.
Çocuk sahibi olmak dünyanın en güzel şeyi belki de... Güzelliklerini yaşayan herkes bilir. Ancak şöyle de bir gerçek var ki; çocuk dediğin yüze inen bir Osmanlı tokadı gibi. Şrakk diye şaklayarak adamı hayal dünyasından gerçek aleme bir anda döndürüverir...
smile ifade simgesi
Selametle canlar.....

01 Aralık 2015

BİR KAÇ ÇÖPATAN PROFİLİ

SABAH SABAH FENA UZUN YAZDIM UYARAYIM BAŞTAN, YAZMADIĞIM GÜNLERE NİSPET...
Dün oğlumla sabah yürüyüşünden dönüyoruz. Yan sokaktan bir delikanlı önümüze doğru kıvrıldı. Beş metre kadar önümüzden yürüyor. Saç şekli ve giyiminden mülteci olduğunu anladım, ama önemli değil kimlerden olduğu anlatacağım bununla ilgili değil.
Her neyse, elinde bir kutu soğuk kahve bir de gofret/bisküvi gibi bir şey var. Biz konuşa konuşa tıngır mıngır yürüyoruz oğlumla arkada. O sırada genç önce gofret sandığım şeyin ambalajını, ardından kutu kahveyi bir kaç adım sonra da yine bir ambalaj kağıdını Hanselle Gratel misali attığı yere, sokağa. Oğlum mütemadiyen konuşmaya proğramlandığı için o fark etmedi.
Ben bakakaldım.
Sonra zihnimden eve varana kadar "yere çöp atma"nın felsefesini yaptım.
Benim bu güne kadar rastladığım üç çeşit çöp atan insan (?) tipi var.
Birincisi size tarif ettiğim genç gibi. Yaptığı şeyin ne olduğunun bilincinde değil. Hiç bir şeyin bilincinde olabileceğini de sanmam. Hani yersin içersin sonra da "kakan" gelir de afedersin gidip yaparsın ya. Onun gibi olağan bir şeydir tüm davranışları. Kakan gelince de düşünmezsin beynin ( Allaha şükür o bize hazır proğramlanmış olarak verilmiş) uyarır seni. O tip birine asla mantıklı bir şeyi anlatamaz, öğretemezsin. Büyük şeyler bekleyemezsin. Varlığı, vücuda gelişi, hiçliği, evrenin varoluşunu... Bu davranışı sergileyen tipler her türlü kötülüğü, toplum düzenini bozacak davranışı yapmaya müsaittir. Değil kainatta başka varlıkların yaşadığı, kendinden gayrı bir cismin varlığının ve haklarının bile bilincinde değildir.
Gelelim ikinci tipe. Bu grup insanlar yere çöp atmanın toplumun hoş karşılamayacağı, ayıp, günah bir davranış olduğunu öğrenmiş, ezberlemişlerdir. Ancak yine de yarım kalan bir şeyler vardır. Ezberletilmiş doğrulara göre çöpü atmamalarını söyler vicdan, atma kuzum günah der, komşular görürse ne derler der... Ancak beyin de at gitsin o pis ayranı kutusunu ne cebinde taşıcan şöyle kimse görmeden duvar dibine bırak yel üfürür, su götürür der. Bu grup da bence beyin ve vicdan arasındaki kordinasyonu tam işletemiyorlar. Hani siz de görmüşsünüzdür. Ellerindeki ayran kutusunu bizim genç gibi sokağın ortasına değil de duvar dibine bırakanı, ya da yollarda belediyenin çevre düzenlemesi adı altında diktipi ağaç diplerine buruşturup mendil atanı, ya da içtiği biranın şişesini plaj kumuna gömeni.
Son profil ise ikna edici çöpatandır. Attığı çöpün doğada eriyeceğini, bir plastik şişenin de gübre olabileceğine inanır, sizi de ikna etmeye çalışır. Attığı gofret kağıdındaki çikolata bulaşığındaki kalsiyumun bitki gelişiminde oynadığı önemli rollerden bahseder. Her zaman atmadığı konusunda da iknaya uğraşır, üç kağıtçının önde gidenidir. Çöpün kenarına küflü ekmek asıp bir hurdacının gelip onu yemesini bekleyecek kadar da acımasız.
Evet şu otuz küsur yıllık hayatımda elhamdülillah üç çeşit profille de bolca karşılaştım. Üç büyük örnek var aklımda karşılaştığım an tüm insanlığa olan inancımı ve ümidimi yitirdiğim.
Biri fakültenin 6. Katından, camdan aşağıya boş pet şişesini atan biyoloji bölümü son sınıf öğrencisi arkadaşımı gördüğüm gündür inancımı kıran insanlığa.
İkincisi üniversite gençlik yaz kamplarında bir doğa harikası olan kanyonları gezdiren, bize yabani yılkı atlarını gösteren, dünyanın dört bir köşesinden gelen bilim adamları ve turistlerin bu yörenin güzelliğine hayran oluşunu anlatan ve ardından boşalmış 50ye yakın pet şişeyi kanyondan aşağı dereye yuvarlayan öğretmenin halidir. Derenin, uçurumun kenarında şişelerin turistlere görünmeyeceğini, hem daha içecek çok suyumuz olduğınu, gideceğimiz derenin hoştur suyu diye kendini savunan hali...
Üçüncü yıkılışım ve gelecek günlere inancımı solduran olay ise Anadolunun tam ortasında, yaşamını toprakls kazanan, kuşaklardır toprağı işleyen bir güzel köyde gerçekleşti. Bizi ağırlamak için kurbanlat kesildi çifter çifter, göl kenarına köycek sofralar kuruldu. Yendi meşrubat, ayran içildi, çocuklar bezlendi. Ardından sıra toplanmaya gelince eteğine elini silen köy ahalisi traktörüne bindi. Ortalık, o canım göl kenarı. Ağaçların altı bebek bezleri, peçete, poşet, plastik şişe ile bezeli kaldı. Ben bir poşete dokdurmaya kalkınca biz buraya seneye bahara değin gelmeyiz o zamana kadar da onlar erir gübre olur kızım, göle de balık gelir diye beni ikna etmeye çalıştılar...
Dedim uzun olacak diye, velhasılı kelam
Nilar der ki çöpünü çöpe değil yere atanı
Yere yatırıp ayaklarını gülmekten öldüresiye gıdıklamalı. Ya da sizin aklınıza gelen başka bir çözüm...
Selametle...

12 Eylül 2015

NE GARİP BİR MEMLEKET OLDUK BİZ

Biz ne garip memleket olduk.

Son iki aydır yaşanan kalleşliğe söylenecek laf çok. Neresinden tutsanız elinizde kalan bir kokuşmuşluk... Yürek ağrısı...

Ben şimdi başka bir konu hakkında yazmak istiyorum...

Hani bugün yağmur yağdı da "Bir sengine tüm Acem mülkünün feda" olduğu koskoca İstanbul'u seller aldı ya...

Elin Avrupalı'sı, Amerikalı'sı mevsimleri mevsim gibi yaşıyor azizim...

Sonbahar gelince, evinin arka bahçesindeki koyu gölgelikli ağaçların, yemyeşil yapraklarından süzülen yağmur damlalarını seyrediyor.

Elinde bir fincan böğürtlen çayı. O böğürtleni de ailecek yaptığı bisikletli pazar gezisinde, sepetini alıp evine giden yol üstünden topluyor.

Evinin yolu üstünde kendiliğinden yetişmiş, "bilmemne büyükşehir" belediyesince peyzaj mimarisi adı altında yabanıl hayatın içine eden yöntemlerle sökülmemiş böğürtlen çalıları, "nut" ağaççıkları dolu. Topluyor, reçelini yapıyor bolca.

Şıpırdayan yağmur damlalarının sesiyle huzurla kuruluyor koltuğuna rengarenk yünlerle örüyor işte bir şeyler, sonbahar geldi ya.

Bizde ne huzur, ne romantizm ne de gelen mevsimin güzelliklerini yaşamak kaldı en basitinden...

Bir yağmur yağdı mı trafik, karmaşa... Ortalık taşan kanalizasyonlardan gelen afedersiniz şey kokusuyla doluyor. Anladınız işte üç harfli...

İşten dönen, trafikte bezmiş insanlar yorgun, dalgın, bıkmış Dinlenecek de keyfi gelecek de romantizm yaşansın...

Bir başkası kan ağlarken gülemiyor insan, memleket vatan haini ve ona uyan hain-oğlu hainlerle dolu. Gencecik insanlar ölüyor, her yürekte kan...

İşte bize düşen de bu ülkece... En basit mutluluklar, huzur, güzellikleri hissetmek çok bize...

Velhasıl-ı kelam hepimiz şahidiz, hepimiz şehit...

Nilar Acaroğlu GÖK

27 Nisan 2015

ÇOK EKONOMİK... GÜVEÇTE HİNDİ



Merhaba sevgili arkadaşlar;

Hem ekonomik, hem besleyici, hem sağlıklı, hem pratik, hem de lezzetli yemekler pişirmek; üstelik de bunu her gün yapmak başlı başına bir dert. Tüm kadınların ortak derdi. Şapkadan tavşan çıkarmak  belki bir "tık" daha kolay :)

Tavuklar tavukluktan çıkalı mutfağımıza pek girmez oldu. Beyaz eti özleyince hindi alır olduk.

Güveç tenceresinde hindi kapama ise çok lezzetli, ekonomik, besleyici, pratik, sağlıklı. :)

Malzemeler:

1 adet kuru soğan
4-5 diş sarımsak
2 adet sivri biber
1 adet kırmızı biber
1 çay bardağı ev yapımı domates konservesi
Yarım çay bardağı zeytinyağı

Yapılışı:

Kuru soğanları küp küp doğrayarak zeytinyağında çevirin. Sarımsak, doğranmış yeşil ve kırmızı biberleri de ekleyin. Domatesi de ilave edin. Tuzunu karabiberini dilerseniz kekik ve kimyonunu damak zevkinize göre ayarlayın. Hindi boyun etlerini sebzelerin üzerine dizin. 1 çay bardağı su ekleyerek tencerenin ağzı kapalı olarak kısık ateşte etler yumuşayarak pişene kadar tutun.

Afiyet olsun.

17 Ocak 2015

BİR ZAMANLAR İZMİR SOKAKLARINDA NELER SATILIRDI NELER...İZMİR TATLISI ŞAMBALİ...




Küçükken İzmir sokaklarında camekanlı arabalarda satılırdı şambali. Tüm İzmirliler bilir bu tatlıyı. Adı neden böyledir ya da başka bir adı var da bizler söyleye söyleye mi bu hale getirdik bilmiyorum. Ama bildiğim tek bir şey var ki o da çok lezzetli olduğu...

İstanbul' da sokaktan hiç bir şey almamaya çalışıyorum ben. Hele açıkta satılan şeylerin ne koşullarda hazırlandığını çok iyi biliyorum sektörde olduğum için. Size de hiç mi hiç tavsiye etmem. Hatta mümkünse eviniz dışında yememeye özen gösterin diyeceğim bana gülmeyeceğinizi bilsem...

Ama ben bu büyük kuralı bozdum bir kaç ay önce :-) Çandarlı tatilinde. Orada arabasıyla şambali satan bir amca var. Severim kendisini çok. Sadece orada alıveriyorum canım işte sokaktan...

Durun size anlatayım hikayesini...

Bir zamanlar ben de yaptığım incik boncuğu satmaya çalışmıştım Çandarlı sokaklarında yaz boyu. Daha tezgahlar yoktu ve henüz belediye izin vermiyordu sokak boyunca satış yapmaya. Sadece Deniz Cafe'nin önünde satabiliyorduk birşeyler. İşte o günlerde sokakta 4 satıcı vardı. Ben, kardeşim, şambalici amca ve hala kaynamııııışş süt darı diye bütün Çandarlı sokaklarını dolaşan mısırcı amca. 

Küçük bir lise öğrencisiydim o zamanlar. Neyse her gece selamlardık birbirimizi. Bir de yaşlı mı yaşlı Kemal Amca vardı. Evi hemen orada olduğu için akşam yemeğinden sonra sandalyesini alır, ağır aheste adımlarla yanımıza gelirdi.

İlk geldiği gün şöyle bir bakmıştı bize. Bir tarafta muhtarın kahvesinden tanıdığı ve harıl harıl satış yapan mısırcı ve şambalici diğer tarafta henüz bir şey satamamış "mahzun prenses" ve kız kardeşi... Dediklerini aynen onun ağzından yazıyorum "Aaaa durun kızlar ne boynunuzu büküvereyonuz hemencecik. Daa alıveren çıkar. Hadi gari şefteniz de benden".İşte güzel bir dostluğun "şeftesi de" atılmıştı böylece. Sonradan mısırcı amca ve şambalici de katıldı bize. Hep birlikte her gece çok eğleniyorduk. İki genç kız ve 3 yaşlı ton ton amca... 

O parayı hala saklıyorum cüzdanımda. O günden sonra satışlar açıldı. Gerçi laf aramızda Kemal Amca zorla yakışıklı mı yakışıklı bir kasaba delikanlısı torununu mecbur etmişti bizden her hafta bir şeyler almaya...

O seneden sonra bir daha satış yapmadım ama yazlığa her gidişimde mutlaka ziyaret ettim Kemal, mısırcı ve şambalici amcayı... Sonra bir sene göremedim Kemal Amca'yı. Pazarda yakışıklı mı yakışıklı bir kasaba delikanlısı olan torununa rastladım ve sordum dedesini. Dedemi dedi Ocak ayında kaybettik....

Çok üzüldüm....Bir dostum gitti....

Her Ocak ayında yapıyorum bu tatlıyı, Kemal Amca ile geçirdiğim esintili Çandarlı günlerinin anısına... Allah rahmet eylesin.... (Şambalici amcanın anlatımıyla anneannemin klasik tarifini birleştirdim.)

İşte aşağıda o güzel günlerden kalma tatlı mı tatlı anılarla dolu bir tarif...

ŞAMBALİ (İZMİR TATLISI)

Malzemeler:

- 2,5 su bardağı irmik
- 1 su bardağı toz şeker
- 1 su bardağı yoğurt
- 1 paket vanilya
- 1 paket kabartma tozu
- 1 avuç soyulmuş yer fıstığı

Şerbet

- 3 su bardağı şeker
- 3,5 su bardağı su
- 1/4 limon suyu

Hamur yoğurma kabına; yoğurt, şeker, vanilin ve kabartma tozunu ekleyip bir güzel çırpın.  İrmiği de ekleyip kıvamlı hamur haline gelene kadar karıştırma işlemine devam edin. Fırın tepsisini yağlayıp altına biraz mısır unu serpin. Hazırladığınız kek hamuru gibi olan kıvamlı şambali hamurunu  üzerine yayıp, üstünü düzgünleştirin. Hamurun üstüne soyulmuş yer fıstığı sıralayın. Önceden ısıtılmış 190 derecelik fırında altı ve üstün pembeleşene kadar pişirin. Fırından çıkarır çıkarmaz sıcakken önceden hazırlayıp ( Şerbet: Şeker, su ve limon suyunu 10 dk kaynatıp, ateşten alarak soğumaya bırakın. ) soğumaya bıraktığınız şerbeti dökün. Pişen tatlıyı sönmüş fırının içinde biraz bekletip şerbetini iyice çekmesini sağlayın. 

Afiyet olsun tatlı günlerin anısına...

------------------------------------------------------------------------------------

07 Ocak 2015

KISA GÜNÜN KAR TATİLİ....



Kar tatili bizde böyle geçiyor işte... 

Cicili bicili artık kumaşlardan mutfak havluları diktim ve dumanı tüten cevizli, kuş üzümlü kurabiyeler yaptım. 

Çok kitap okudum, oğlumla bol bol oyun hamuru oynadım :))

Siz neler yaptınız?

Sevgiler...

12 Aralık 2014

KEFİR NASIL MAYALANIR?






Selamlar sevgili dostlar;

Vallahi hafta sonu mutfağım mandıra gibi çalışıyor desem yalan olmaz. Silivri'den gelen süt önce kaynıyor fokur fokur. Bir kısmı oğlana içmelik diye ayrılıyor. Bir kısmı ile yoğurt mayalıyorum. Bazı haftalar lor yapıyorum. Bir ara peynir de yapıyordum ya bu sene yapmadım.

Şimdilerde her hafta bir litre kadar "kefir" de mayalıyorum kendime kadar. 

Aslında kefirle tanışmam pek hoş olmamıştı. Bundan tam on sene önce bir gıda fuarına katılmıştım çalıştığım firma adına. O fuarda ortaokul yıllarımdan, annemin de öğrencisi olan çok sevdiğim bir ablayla karşılaştım. Şimdi kendisi çok bilinen bir gıda firmasında genel müdür yardımcısıdır. Her neyse, o zamanlar yine çok bilinen bir firmanın üretim müdürüydü, onlar da fuara katılmıştı ve beraber hem sohbet edip, hem de stantları dolaşıyorduk. 

O zamanlar hazır kefir pek bilinmiyor ve market raflarında yeni yeni yer buluyordu. Şimdilerde gayet aşina olduğumuz bir kefir üretici firmanın standına geldiğimizde stant görevlisi yanımdaki ablama "Cildiniz çok sivilceli, bol bol kefir için, çok iyi gelir" deyiverdi pat diye. Firmanın sahibi o sırada ablayı tanıdı ve hürmetle selamlaşınca, epey mahcup oldu hem o abla hem de amirince azarlanan görevli. Ben de onun adına epey utanmıştım... Bir süre ne zaman kefir görsem o olay aklıma geldi ve alıp da tadına bakmadım...

Sonra piyasaya çeşit çeşit kefir çıktı. Aromalıları falan. Oğluma hamileyken bir tane aldım böğürtlenlimiydi ne, hiç hoşuma gitmedi. Almadım da içmedim de bir daha...

Dikkat ediyor musunuz bilmem ama kıyafetler, ayakkabılar gibi, yiyecekler, evde bu yiyecekleri yapma furyası var kadınlar arasında, moda akımı gibi :)

Son günlerin gözdesi de evde kefir mayalamak.Bir denemek istedim ben de. Özellikle de son zamanlarda süt içmek bana rahatsızlık verince.

Ancak kefir mayalamak için öncelikle olgunlaşmış kefir tanelerine ihtiyacınız var. Bunu sürekli kefir mayalayanlardan alabilirsiniz. Sonra bundan kendi mayanızı üretebilirsiniz. Çevremde olmadığı için ben başka alternatifler ararken Gıda Mühendisi, arkadaşım, Makarnacı Tuğbanın ürünleri arasında aşağıdaki hazır mayayı gördüm. 




Satın aldım ve haftalardır kendi kefirimi mayalıyorum. Bayıla bayıla da içiyorum. Kefirsiz geçen günlerime de aklıma geldikçe oturup ağlıyorum :P

Uygulama çok basit aslında. Önce mayayı aktif hale getirmek gerek. Ilık süt içinde yaklaşık on saat oda ısısında bekletmek kafi. Daha sonra cam bir kavanoz içine bir litre ılık süt ve aktif maya ekleniyor. Oda ısısında kabaca yirmi saat mayalanmaya bırakılıyor. 4-5 saatte bir karıştırmak gerek.


Süre sonunda zaten o kefirin kokusu ve kıvamını hissediyorsunuz. Kavanozdaki kefiri plastik bir süzgeçten bir sürahiye süzün. Kavanozu bir gece buzdolabında dinlendirin ve soğuk tüketin kefiri.



Süzgecin üzerinde minik karnabahar tanelerine benzer tanecikleri göreceksiniz. Her mayalama sonunda tanecikler hem sayıca artacak, hem de irilik olarak büyüyecek.


 Süzgeçte toplanan kefir taneciklerini bir sonraki mayalama için bir minik cam kaba alın. Üzerine yarım çay bardağı yeni mayalanan kefirden ve yarım çay bardağı ılık süt koyarak buzdolabında saklayın. Mayayı bu şekilde bir hafta saklayabilirsiniz.



Afiyet, şifa olsun...

Selamlar

25 Kasım 2014

MOBİLYALARDAKİ SICAK LEKELERİNE PRATİK ÇÖZÜM


Merhaba sevgili dostlar;

Ev eşyası dediğin insana hizmet etmeli, insandan hizmet beklememeli...

5 yıl bitti evleneli...

Mütevazı, şirin bir evim var. Eşimle evimizi kurup eşya alırken gayet makul seçimler yaptık, abartmadık.

Ekonomik, birden çok amaca hizmet edecek, temizliği bakımı kolay, çoluk çocuğa da karışınca bize problem çıkarmayacak şeyleri tercih ettik.

Gel gelelim ki kullanmaya başladıkça "eğer bir daha ev düzersem şunu şunu almam..." diye listeler hazırladım.

Daha az ve daha öz eşya olacak prensibim.

Aslında hiç halım olmasın, kilim sereyim; perdelerim basmadan olsun, kendim dikeyim, süs, püs eşyası olmasın, mobilyalarımı eşim kendi tezgahında yapsın isterim...

İşte gelelim konu başlığımızın yaşandığı güne.

Günlerden bir gün annemiz elinde çok da sıcak olmayan, ılınmış bir demlik ile salona gelir. Evin küçük oğlu anne kakam var diye feryadı basınca, nihale mihale bulmaya fırsatı kalmadan nasılsa ılık diye demliği mobilyaya bırakıverir annemiz. Olan her şey bu beş dakikada vuku bulur.

Tuvalet faslından sonra salona gelen kahramanımız mobilya üzerinde bu bembeyaz lekeleri görür...

İşte aynen böyle oldu olay. Bu beyaz leke nasıl yok olur diye epey araştırdım. Leke üzerine kolonya döküp yakarak çıkıyormuş ama bana çok güvenilir gelmedi.

Ben de önce lekenin fiziksel olarak neden oluştuğunu araştırdım. Ağaç mobilyalarda, odunsu doku rendelenip sonra vernikleniyormuş. Yüksek ısılar sonunda bu verniğin altındaki odunsu dokuda nemlenme ve şişme olup, neticesinde vernikli yüzey odunsu yüzeyden ayrılıyormuş. Bu da beyaz bir görüntü veriyormuş.

Dokularda şişme yapan suyu bir şekilde buharlaştırırsam ayrılma kaybolur ve leke de silinir diye bir mantık yürüttüm. Kolonya döküp yakma da suyu buharlaştırıyordu zaar.

Daha tehlikesiz ve pratik bir çözüm olarak saç kurutma makinesi ile lekeyi ısıttım. Yaklaşık 15 dakika tuttum, beş dakika ara verdim. Aynı şekilde üç uygulama yaptım. Şekilde görebilirsiniz.

Olayın üzerinden haftalar geçti ve leke şu an tamamen kayboldu. Aynı uygulamayı kolonya vs dökülünce de yapabilirsiniz, etkili oluyor...


Aklınızda bulunsun...

18 Kasım 2014

DENİZ ESİNTİLERİ...TARATOR SOS, KALAMAR TAVA ve SOSLU SARIKANAT



Selamlar sevgili seyirciler :)

Büyük şehirde yaşayıp da doğal, sağlıklı ve katkısız ve ekonomik beslenmek neredeyse Mandrake sihirleri sırrını öğrenmek kadar imkansız... 

GDO, katkı maddeleri, boyalar, sentetikler, kimyasallar, kanserojenler, çevreye ve bize toksik maddeler... 

Hepsi bir kaşığın içinde. 

Doğal hayatı desteklemek, tarıma yönelmek, hayvancılığı arttırmak yerine daha çok harap edip, kesip biçip, kılıfına uyduruyoruz pek güzel. 

Verilen zarar ziyan malesef nesiller, nesiller sonrasını bile etkileyecek. İnsan, hayvan, bitki tüm beşeri kapsayacak şekilde...

Gücümüz yettiğince, biz doğru olanı yapalım, söyleyelim, yazalım... Yanlışı yapanlar, destekleyenler ve kötülerin de cezasız kalmayacağını; Allah'ın, sistemin, doğanın (artık her kim neye inanıyorsa) adil ve iyi bir intikam alıcı olduğunu unutmayalım. 

Ben her gün asıl sahibi yaradan olan ama bizim korumamıza, himayemize, kullanımımıza sunulmuş; su, hava, toprak, börtü, böcek, ağaç, ot için dua ediyorum, şükrediyorum ve onları kendi elim kolum, gözümmüşçesine çok seviyorum. Kıymetini bilip evlatlarıma da öyle öğütlüyorum...


Şimdi gelelim sevindirici bir habere...

Bu sene balık bol vesselam...

Ben de çeşit çeşit tazecik ve ekonomik alıp pişiriyorum sık sık. Severek de yeniyor evimizde. Şimdi size eşimin deniz ürünleri spesyallerinin tariflerini yazayım sırasıyla...

Eşim iyi bir balıkçıdır da bu arada. Geçen hafta elimiz boş döndük ama ziyanı yok :))



İlk tarif balık ve diğer deniz ürünlerine en çok yakışan TARATOR SOS





Malzemeler:

5 yemek kaşığı galeta unu
4-5 diş sarımsak
3-4 adet ceviz
1 su bardağı yoğurt
1 çay kaşığı limon suyu
1 yemek kaşığı zeytinyağı
1 tatlı kaşığı sirke


Yapılışı:

Tüm malzemeleri rondodan geçirin, kıvamı için galeta unu  ya da yoğurt suyu kullanın. İsteğe göre pul biber de ekleyebilirsiniz.

İkinci tarif ise KALAMAR TAVA




Malzemeler:

250 gram taze ya da donuk kalamar. (Donuk ise çözünmesini bekleyin.)
1 yemek kaşığı toz şeker
1 yemek kaşığı karbonat
1 limon suyu

zeytinyağı, un, tuz

Yapılışı:

Şeker, karbonat ve limon suyunu çukur bir ksede karıştırın. Kalamarları bu karışıma iyice bulayarak 4-5 saat buzdolabında dinlendirin. Suyunu iyice süzgeçten süzdürerek kızdırılmış yağda un-tuz karışımına bulayarak kızartın. Tarator sos ile servis edebilirsiniz.

Son tarif ise son günlerde eşimin özel tarifi ve bizim mutfağın da gözdesi. SOSLU (AJVAR) SARIKANAT 





Malzemeler:

1 kg temizlenmiş sarıkanat ( çinekopun ağabeyi )(isterseniz başka balık da olabilir)
1 su bardağı mısır unu
zeytinyağı

5-6 diş sarımsak
1 su bardağı ajvar sos (közlenmiş patlıcan, kırmızı biber, domates içeriyor)
1 çay bardağı zeytinyağı

Yapılışı:

Temizlenip yıkanmış balıkların suyunu iyice süzdürün. Yğğ kızarken balıkları teker teker mısır ununa bulayın. Bir yandan da iri doğranmış sarımsakları zeytinyağında kokusu çıkana kadar kavurun sonra ajvar sosu ekleyerek pişirin.

Balıklar kızarınca tavadaki yağı azaltın, pişen ajvar sosu kızartma tavasına alın, balıkları da ekleyerek birbirine tadının geçmesini bekleyin... Servis tabağına alın...

Afiyet olsun....

15 Ekim 2014

İSTANBUL'DA "MUHTAÇ" OLMAK...

Belki beş yıldır toplu taşımayı neredeyse "hiç" kullanmıyorum. 

Lise öğrenciliğim, üniversite, master iş hayatı derken nereden baksan 15 yıl sabah akşam çile doldurdum çiş kokan iett duraklarında bir keşiş misali. 

Şimdilerde senede üç bilemedin beş çok şükür. 

Bugün bir vesileyle mesai saatinde tıkış tıkış bir iett otobüsüne bindik dört yaşındaki oğlumla. 

Bir sosyolog gözüyle çevremi inceledim ve resmen ürktüm bu şehirden ve insanlarından. 

- Otobüslerin kalabalıklığı, rutubet kokan havasızlığı, kavgası aynı. Bir adım ileri gitmemişiz.

- "Beyler arkaya ilerleyelim", "orta kapı kaptan", "ay beni elledin" replikleri aynı.

- Aman biri bana dokunur da oturduğum yerimden olurum diye gözünü mıhlamış gibi yummuş "uyuyan güzeller"

Değişen şeylerse ellerden düşmeyen "akıllı telefon" ve "zikirmatikler" Bir de yitirilmiş insanlık... 


Tamam bizim zamanımızda da insanlıktan nasibini almamışlar çoktu ancak bu kadar değildi vallahi.

Sabah sabah bir kadın havasızlıktan, sıkışıklıktan pat diye bayıldı gözümüzün önünde. Tabii oğlum ve ben ayaktayız bu arada, hadi bana acıyan yok anladık be Müslümanlar da her frende bir ileri bir geri yalpalayan, kafasını tutunma direklerine çarpan oğluma da bir acıyan çıkmadı. Yaklaşık iki saat o da benimle beraber ayakta durdu. 

Neyse kadın bayıldı, yere düştü. Hava alsın diye kapılar açıldı. Otobüs durdu, kadını indirip hemen karşıdaki hastahaneye götürmek için.Yolcuların ikisi üçü kadını ayıltmaya uğraşırken çoğunluk da duran şoföre söylenmeye başladı. Ne duruyorsun kardeşim alt tarafı bayıldı, işimiz gücümüz var. Ayılır birazdan. Bas git, hazır trafik de açıldı... Şaştım kaldım...

Dönüş yolunda Allah'tan mesai bitiş saati değildi de otobüs çok kalabalık değildi. Koltuklar tamamen dolu, üç beş de ayakta duran. İlk duraktan altı yedi durak sonra tahminimce altı aylık hamile bir kadın bindi. Belli ki bebek alışverişi yapmış elleri çanta dolu. Biz yine ayaktayız ya bu sefer yaslandık ana-oğul rahat bir yere. 

Kadıncağıza hiç kimsecikler yer vermedi. Yüzüne bile bakan olmadı. Kimi masusçuktan görmemezliğe geldi, kimi hakikaten öyle dalmış öyle dalmış ki duyarsızlıktan göremedi...

Önce elleri zikirmatikli dudakları duadan kıpır kıpır dört genç bayanın yanında durdu. Göz ucuyla bile bakmadılar, aman göz göze gelmeyelim diye hamile hemcinsleriyle. 

Sonra iki üniversite öğrencisi oğlana baktı hamile kadın, onlar da kendilerini akıllı telefona kaptırmışlar otobüs yansa bihaber. Tiner müptelası gibi... İphone bağımlısı...

Arka sırada sorsan halden anlar, görmüş geçirmiş orta yaşlı kadınlar, daha arkalarda öğrenciler....

İçim sızladı.... Aynı durakta indik yaklaşık bir buçuk saat ayakta gitti. İnerken konuştuk bir kaç cümle. Her gün böyleymiş, işten dönüşü...

Yaa işte böyle beyler bayanlar. Yatın kalkın her gün dua edin. Allah bu şehirde belki de ülkede sizi diğer insanlara muhtaç etmesin... Kalırsınız vallahi...

12 Eylül 2014

BİR CAILLOU KLASİĞİ.... KÖFTELİ SPAGETTİ

Merhaba can dostlar;

Samimi olarak söylemeliyim ki sizleri çok özledim...

Tatil bitti, kış hazırlıkları yapıldı, eee okullar da açılıyor... Şimdi işime, kendime, hobilerime ve pek tabii sizlere zaman ayırma vakti geldi kabul buyurursanız. 

Bu sene, Allah izin verirse yapmayı planladığım pek çok şey var. 

Sırası geldikçe paylaşırım sizlerle canım dostlarım...

Bizim evde pek televizyon izleme alışkanlığı yok. Eşim ve ben koskoca tatil boyunca evimizde geçirdiğimiz zamanlarda neredeyse hiç tv izlemedik. Oğlum da şimdilerde yeni yeni çizgi filmlere ilgi duysa da belirli bir süreden sonra sıkılıp kapatıyor. Biz bir kısıt koymadan o kendi sınırını çizdi yani. Gerçi kuzenleri ve babaannesinde vakit geçirdiği zaman anladığım kadarıyla televizyon dünyasının o büyüsüne biraz kapılmış. Ben üzerinde durmadım pek. Çünkü kendiliğinden bu eğitimi aldı. Normal düzenimize dönünce, okul açılınca zaten tv. başında geçireceği süre sınırlı olacak.

Her neyse. Geçtiğimiz günlerde şu çizgi filmdeki kel kafalı Amerikalı oğlanı izlemiş. Hani çok kibar olan, nenesine, dedesine boyuna teşekkür eden :)) Caillou işte canım...

Köfteli spagetti yiyorlarmış da bizim paşanın da canı istemiş...

Amaan ondan kolay ne var dedim. Bir yandan da Allah'a Çin çizgi filmlerini izleyip de portakallı pekin ördeği istemediğine şükrettim :))



Yapımı çok kolay. 

Köftesi için

Malzemeler:

500 gr kıyma
1 adet kurusoğan
tuz, karabiber,kimyon,kekik

Spagetti için

1 paket yassı spagetti
3 domates rendesi
4 adet sarımsak
zeytinyağı
kekik, tuz, karabiber,fesleğen

Yapılışı:

Kıymayı ve incecik doğranmış soğanı baharatlarla beraber yoğuruyoruz. Karışımı yarım saat buzdolabında dinlenmeye bırakıyoruz. Bu arada bir tencerede bol su kaynatıyoruz ve yassı spagettileri haşlıyoruz. Küçük mandalina boyutunda yuvarladığımız köfteleri az zeytinyağında önlü arkalı çevirerek kızartıyoruz. Haşlanan makarnaları süzüyoruz.

Bir tencerede 1/2 fincan zeytinyağında doğranmış sarımsakları öldürüyoruz. Rende domates ve baharatları da ekleyerek biraz pişiriyoruz. Spagettileri ekleyerek iyice sosa buluyoruz.

Servis tabağına önce soslu spagettiyi üzerine de top köfteleri koyuyoruz...


Not: Geleneksel kış hazırlıklarım kapsamında kullanmadığım domates çekirdeklerini değerlendirdim...

Afiyet olsun...

01 Ağustos 2014

TATİL ANILARI 2014 / 3 ÖDEMİŞ - BİRGİ / DENİZLİ

Selam olsun güzel dostlar;

Nerede kalmıştık, Tire'deki gezimizi bitirmiş ve kahvaltıdan sonra Ödemiş Birgi kasabası için yola düşmüştük. Tatil anılarımın ilk bölümlerini ve geçmiş yılların gezi anılarını buradan okuyabilirsiniz.

Tire ile Birgi birbirine çok uzak sayılmaz. Göz açıp kapayana kadar vardık. Arabamızı uygun bir yere park ederek harika evlerin tadını çıkardık. 




Birgi'de eski Ege evleri dokusu çok iyi korunmuş. Harika evler var. Upuzun yol boyunca sağlı sollu evleri görebilirsiniz. Evlerin yüzde sekseninde bir yaşam var; ancak sokaklar bomboş. Biz de bol bol fotoğraf çektik. 





Sokakları karış karış arşınladık. Birgi için önemli bir tarihi yer de Derviş Ağa Medresesi. Medrese tadilat geçirmiş ve çok güzel olmuş. Ayrıca kasabada konaklayabileceğiniz Derviş Ağa Hanı da var. 




Kasabanın yerleşim yeri dışında kalan yerleri yemyeşil. Tarım alanları ve ağaçlar dolu. Bazı insanlar ne kadr şanslı oluyor ve harika yerlerde yaşıyorlar değil mi?




Belediyenin önünde de en sevdiğim Ege bahçe çiçeklerinden "mercan" ı görünce çok mesut oldum.




Birgi gezimizi sonlandırıp bir sonraki durağımız olan Denizli'ye doğru düştük yola. Eşim yine arabayı dağ yollarına vurdu. İzmir Beydağ ve ardından Nazilli'nin dağ köylerinden tıngır mıngır gittik. Yollarda saçı başı birbirine karışmış bir kaç keçi çobanına, medeniyetten çok uzak kendi halinde dağ köylerine, kayalıklarda otlayan sevimli keçilere rastladık. 


Denizli'ye yaklaştıkça beni bir heyecan sardı. Orada gezip göreceğim doğal güzellikler yanında tekstil ve el dokumalarını görmek, satın almak belki şanslıysam nasıl dokunduğuna şahit olabilmek heyecanıma sebepti. Konaklayacağımız yer Pamukkale'nin içindeydi. Biz önce Denizli'nin içine uğramak ve bir şeyler yemek istedik. Hem şehri de şöyle bir görürüz diye düşünmüştük. 

Hah ha yine yanılmışım. Zira ben Denizli'yi bir caddeden ibaret miniminnacık bir Ege şehri sanırdım :) Denizli il sınırına girer girmez ortaokul coğrafya dersi kitaplarını doğrularcasına sizi jeotermal tesisler karşılıyor. Ovalar, tepeler, dağlar kıvrıla kıvrıla ilerleyen termal borularla dolu.  Ardından kilometrelerce yemyeşil üzüm bağları. Sağlı sollu ve çok muntazam dikilmiş. Ağzım açık kaldı. Ardından yine kilometrelerce fabrika alanları. Yüzde doksanı tekstil fabrikaları. Çoğu da büyük şehirden aşina olup avuç dolusu para döktüğümüz firmalara ait. Hepsini gezdim merak etmeyin :P

Şehrin içi de çok büyük güzel binalar, lüks otomobiller ve mağazalarla dolu. 

Bir büyük şehir Denizli. Kendi kendine yetebilen, Türk ekonomisine, tarımına katkısı büyük... Demiştim ya daha önce de böyle kendine yeten, ülke ekonomisine katkısı büyük illere bayılıyorum. İleride yaşanılası Şehirler listeme Tire'nin altına Denizli'yi de ekleyerek yemek yiyebileceğimiz bir yer için bakarak oldum.

Şehrin içinde minik bir pideci gözümüze çarptı ve "Ya Allah" diyerek daldık içeri. Çok da memnun kaldık. Pidenin yanında yöresel gazoz "Zafer" eşlik etti bize. Oğluma da yine yöresel ayran "Aynes" 

Karnımız tok, hafif yorgun olarak Pamukkale'nin yolunu tuttuk...

Sonra ne mi oldu?

Eh azıcık merak edin :)

Selam ve sevgiler

26 Temmuz 2014

TATİL ANILARI 2014 AFYON - ANKARA - ÇANDARLI

Selam, selam, selam sevgili dostlar...

Yazın ilk aylarını kapsayan gezimizi tamamladık. Bu sene gidip gördüğüm yerleri, hissettiklerimi, düşüncelerimi, beğenilerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

İstiyorum; çünkü sonradan yazdıklarımı okuyunca benim de tatlı anılarım tazelenmiş oluyor; ayrıca sevabına bir rehberlik hizmeti vermiş olayım diyorum. Çünkü ben daha önce gitmediğim, huyunu, suyunu bilmediğim yerleri ziyaret etmeden önce hep bloggerlerin yazılarını, yorumlarını okur; birleştirir, böler, çarpar öyle bir tatil rotası oluştururum kendime...

Eşimle beraber yürüttüğümüz bir işimiz var. Kış ayları karı-koca çok yoğun bir çalışma temposunda oluyoruz. Haftanın 7 gün çalışıyoruz desem abartmış sayılmam. Sömestre tatili, resmi tatiller ve yaz tatili ise bizim için nefes alma; dinlenme, arınma ve ailece beraber olmanın tadına varma  zamanları. Bu nedenle yazın üç ay gibi uzun bir sürede hem evimizde dinleniyor, aile ziyaretleri yapıyor ve de güzel yurdumuzu karış, karış gezmeye çalışıyoruz. 

Geçtiğimiz sene de epey gezdik ancak canım hiç yazmak istemedi. Daha önceki gezi yazılarıma bakmak isterseniz onlar burada.

Okulların kapanmasıyla beraber bizim için tatil başlamış oldu. Evimizde geçirdiğimiz günler bizim için cennet misali geçti. Bol bol oğlumuzla oynadık, evimizde ufak tefek tamir işlerimizi yaptık, dinlendik... Evimizin tadına vardık.

Yaz tatilimizde mümkün olduğunca çok yer görmeye çalışıyoruz; ancak bunu yaparken de en ekonomik, rahat ve keyifli yerleri tercih ediyoruz. O nedenle önce bol bol araştırma yapıyoruz.

İstanbul dışında ilk durağımız Afyon'du bu sene. Rahmetli anneannemin geniş sülalesi her sene ortak seçilen bir ilde bir tesiste toplanıyor. O gün ve gece güzel sohbetler eşliğinde bir yemek, eski anıların canlandığı, şen kahkahalarla gece boyu dans :) Ertesi gün de kahvaltı ve ertesi senenin planı... Bol fotoğraf tabii. Her yaş grubundan aile üyesi olduğu için seçilen yerlerin herkesi memnun etmesine özen gösteriliyor. Ancak yaşlı çınarların konforu ön planda :) Bu nedenle 2014 toplantısı için Afyon'da bir termal tesis tercih edildi.

Sabah ezanıyla bir anne baba çocuk doluştuk arabamıza. Yolculuğun ilk saatlerinde oğlum uykusuna devam etti. Ben de yarı mahmur, yarı meraklı gözlerle yolları seyre daldım.

İstanbul _Afyon yolunun belirli bir noktasına kadar her zaman gittiğimiz İstanbul-Çanakkale güzergahını takip ettik. Bilecik sapağı ile beraber benim için tatil başlamış oldu :)

Anadolu'nun daha önce görmediğim yerlerini şööyle bir yolundan geçiyor da olsam izlemek beni çok mutlu ediyor. Bitki örtüsü, kokusu, rengi her yörenin bambaşka. Evler, balkonlarda asılmış çamaşırlar, yollara park etmiş arabalar. Sanki herbirini uzaktan da olsa tanıyor, geçtiğim yerler benim memleketimmişçesine heyecanlanıyorum. Ben böyle romantik romantik bakınırken oğlum uyandı ve meraklı gözlerle bakınmaya başladı. Eşim de hafiften acıktığını söyleyince Bilecik yolu üzerinde bir güzel noktada kahvaltı için mola verdik. Dağların arasında yemyeşil, güzel mi güzel bir yer.