Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mayıs 2017

AHH ANILAR...




Günaydın, tüm annelerin günü kutlu olsun... 

Fotoğraftaki havlu kenarı oyasını ben örmüştüm. Ortaokuldaydım sanırım. Yaz tatillerinde Menemene aaneanne ve babannemi ziyarete giderdik her sene mutlaka. Yaz akşam üstlerinde, bütün gün kavuran güneş etkisini yitirince, anneannemin bahçesi soğuk soğuk sularla bir güzel yıkanır, asmanın gölgesine eski bir Uşak kilimi serilirdi. Koca bir sürahi koruk suyu, yanına döndürme, bükme artık Allah ne verdiyse... Belki bahçeden koparılmış üzümler, gününe göre karpuz, kavun. Bir de illaki anneannemin elişi çantası. Hem yer içer, hem sohbet eder bir yandan da elindeki işi yapardı. Ben ona çok özenir, güzel güzel elişleri yapabilmeyi hayal ederdim. Sanırım bu hevesim ve tutkumun temeli o yaz ikindilerinde, o asmanın altında saklı...

Bu vesileyle rahmetli, becerikli anneanneme rahmet eder, yaşayan babanneme de sağlıklı uzun seneler için dua ederim. Sizlerin de kutlu olsun anneler günü.

12 Aralık 2014

KEFİR NASIL MAYALANIR?






Selamlar sevgili dostlar;

Vallahi hafta sonu mutfağım mandıra gibi çalışıyor desem yalan olmaz. Silivri'den gelen süt önce kaynıyor fokur fokur. Bir kısmı oğlana içmelik diye ayrılıyor. Bir kısmı ile yoğurt mayalıyorum. Bazı haftalar lor yapıyorum. Bir ara peynir de yapıyordum ya bu sene yapmadım.

Şimdilerde her hafta bir litre kadar "kefir" de mayalıyorum kendime kadar. 

Aslında kefirle tanışmam pek hoş olmamıştı. Bundan tam on sene önce bir gıda fuarına katılmıştım çalıştığım firma adına. O fuarda ortaokul yıllarımdan, annemin de öğrencisi olan çok sevdiğim bir ablayla karşılaştım. Şimdi kendisi çok bilinen bir gıda firmasında genel müdür yardımcısıdır. Her neyse, o zamanlar yine çok bilinen bir firmanın üretim müdürüydü, onlar da fuara katılmıştı ve beraber hem sohbet edip, hem de stantları dolaşıyorduk. 

O zamanlar hazır kefir pek bilinmiyor ve market raflarında yeni yeni yer buluyordu. Şimdilerde gayet aşina olduğumuz bir kefir üretici firmanın standına geldiğimizde stant görevlisi yanımdaki ablama "Cildiniz çok sivilceli, bol bol kefir için, çok iyi gelir" deyiverdi pat diye. Firmanın sahibi o sırada ablayı tanıdı ve hürmetle selamlaşınca, epey mahcup oldu hem o abla hem de amirince azarlanan görevli. Ben de onun adına epey utanmıştım... Bir süre ne zaman kefir görsem o olay aklıma geldi ve alıp da tadına bakmadım...

Sonra piyasaya çeşit çeşit kefir çıktı. Aromalıları falan. Oğluma hamileyken bir tane aldım böğürtlenlimiydi ne, hiç hoşuma gitmedi. Almadım da içmedim de bir daha...

Dikkat ediyor musunuz bilmem ama kıyafetler, ayakkabılar gibi, yiyecekler, evde bu yiyecekleri yapma furyası var kadınlar arasında, moda akımı gibi :)

Son günlerin gözdesi de evde kefir mayalamak.Bir denemek istedim ben de. Özellikle de son zamanlarda süt içmek bana rahatsızlık verince.

Ancak kefir mayalamak için öncelikle olgunlaşmış kefir tanelerine ihtiyacınız var. Bunu sürekli kefir mayalayanlardan alabilirsiniz. Sonra bundan kendi mayanızı üretebilirsiniz. Çevremde olmadığı için ben başka alternatifler ararken Gıda Mühendisi, arkadaşım, Makarnacı Tuğbanın ürünleri arasında aşağıdaki hazır mayayı gördüm. 




Satın aldım ve haftalardır kendi kefirimi mayalıyorum. Bayıla bayıla da içiyorum. Kefirsiz geçen günlerime de aklıma geldikçe oturup ağlıyorum :P

Uygulama çok basit aslında. Önce mayayı aktif hale getirmek gerek. Ilık süt içinde yaklaşık on saat oda ısısında bekletmek kafi. Daha sonra cam bir kavanoz içine bir litre ılık süt ve aktif maya ekleniyor. Oda ısısında kabaca yirmi saat mayalanmaya bırakılıyor. 4-5 saatte bir karıştırmak gerek.


Süre sonunda zaten o kefirin kokusu ve kıvamını hissediyorsunuz. Kavanozdaki kefiri plastik bir süzgeçten bir sürahiye süzün. Kavanozu bir gece buzdolabında dinlendirin ve soğuk tüketin kefiri.



Süzgecin üzerinde minik karnabahar tanelerine benzer tanecikleri göreceksiniz. Her mayalama sonunda tanecikler hem sayıca artacak, hem de irilik olarak büyüyecek.


 Süzgeçte toplanan kefir taneciklerini bir sonraki mayalama için bir minik cam kaba alın. Üzerine yarım çay bardağı yeni mayalanan kefirden ve yarım çay bardağı ılık süt koyarak buzdolabında saklayın. Mayayı bu şekilde bir hafta saklayabilirsiniz.



Afiyet, şifa olsun...

Selamlar

08 Ağustos 2014

TATİL ANILARI 2014 /5 PATARA

Selamlar sevgili dostlar;

Gök yarılmışçasına yağan yağmuru izlediğim balkonumda sonbaharı ne kadar da özlediğimi fark ettim bir an. Sonra yaptığımız güzel tatilin anıları gözümde canlandı ve yaz hiç bitmese daha iyi diye düşündüm :) Şu yağmurlu ıslak günlerde içinizi ısıtan tatil yörelerini anlatsam fena olmaz değil mi?

Denizli gezimizi bitirmiştik en son. Serinin diğer parçalarını ve geçtiğimiz yılların hikayelerini okumak isterseniz buyurun buraya...

Pamukkale manzarasına karşı son kahvaltımızı yaptık. Eşyaları arabaya yükledik. Bir sonraki durağımız için yola çıkmadan otelin yanındaki hediyelik eşyadan tutun da mayoya kadar her şeyi satan büfeden oğlumun çok istediği dev horoz magnetini aldık. 

Sonraki durağımız Patara... Güneye doğru bir inişe geçtik anlayacağınız. Deniz, kum, güneş hani :)

Eşim yine haritadan bakıp, köylerin içinden geçen en sapa dağ yollarına vurdu :) Önce Acıpayam ilçesinden geçtik. Ne kadar şirin bayındır bir yer. Oğlum arabanın sarsıntısından uyuyunca biraz mola verip ovaları seyrettik eşimle el ele. Yaaa ben bu adamı da,memleketimi de ne kadar çok seviyorum. Allah'ım şükürler olsun sana dedim bol bol yeşil bağlara bakıp bakıp... Üzüme bakıp da sarhoş oldum sandım bir an, içmeden, tertemiz, günahsız :P




Acıpayam'dan itibaren çok fazla kuruyemiş işleme tesisleri ve irili ufaklı kuruyemiş firmalarını görebilirsiniz. Acıpayam Egece bilmeyenler için söyleyeyim AcıBadem demektir :) Demek ki badem üretimi dışında başka çerezler de var bu bölgede.

Vallahi bir ara içim geçmiş afedersiniz. Gözümü bir açtım Fethiye'ye varmışız. Geçen sene Fethiye'de keşfedilecek yerleri keşfetmiş ve eşimle bu ilçeyi ileride yerleşilecek yerler listemizde ilk sıralara yazmıştık. Yine büyük bir sevgiyle seyrettim aşina olduğum yolları. Patara Muğla il sınırından çıkıp Antalya il sınırına girince hemen karşınıza çıkıveren antik bir köy. Köyün adı "Gelemiş Köyü" Antalya il sınırına girer girmez göz alabildiğine belki binlerce desem yalan olmaz seralar çıkıyor karşınıza. Bence çok çirkin bir görüntü. Üstelik mevsim nedeniyle çoğu kullanım dışı ve neredeyse harabe halde. Yol tepeye doğru kıvrılarak çıkınca yukarıdan bembeyaz bir naylon tarlası gibi görünüyor.

Öyle böyle derken Patara antik köyüne ulaştık. Adı üstünde minik ve sevimli bir köy burası. Evlerin çoğu pansiyon haline getirilmiş. Bunun dışında bir kaç otel de var. Köyün yerli halkının evleri ise dağınık ve iç kesimlerde. Ancak köy tamamen yabancı turistlere hizmet veriyor. Fiyatlar da makul sayılabilir. 

Seçtiğimiz pansiyon çok geniş bir alan üzerine kurulmuş. Çok kapsamlı yapılmış, ancak şu an Patara'nın eski turistik canlılığı kalmadığından olsa gerek atıl durumda. Bahçesindeki çeşitli meyve ağaçları altında tavuklar koşuşup duruyordu. Odamızı balayı odası misali, görevlilerce begonvillerle süslenmiş bulduk. Eşyalarımızı bembeyaz, sabun kokulu çarşafları olan odamıza bırakıp Patara'yı keşfe çıktık. 

Patara plajı antik ören yerinin içinde yer aldığı için giriş ücretli. Müze Kart ya da Maksimum kart ile ücretsiz girebiliyorsunuz. Denize girme işini ertesi güne bırakıp plaja şöyle bir bakmaya gittik. Yalnız öyle garip ki ziyaretçilerden ücret alınıyor ama bölgede keçiler,koyunlar otluyor, köylüler geziyor ve sera çadırları var :) Giriş kime yasak kime serbest anlamadım ben?

İster denize girebilir, aynı zamanda antik kalıntıları gezebilirsiniz. 






Plajı ve antik kenti şöyle bir gezdik ve ertesi gün tüm günü plajda geçirmeye karar verdik. Sonra Kaş'a doğru yollandık.

Kaş kalabalık bir yer. Tepeden bakınca oldukça hoş görünüyor; ancak şehir havasında. Ev, insan, araba çok :) Benim tatil anlayışıma çok uyan bir yer değil. Fotoğraflarını çektim sizin için. 




Akşam inerken köyün içinde şirin bir pidecide bir şeyler yedik. 

Begonvillerle süslü balkonumuzdan otelin bahçesini, otlayan koyunları, limon ağaçlarını, dallardaki narları, yavaş yavaş gücünü kaybeden güneş ışıklarını seyrettim. O sırada pansiyonun hemen dibindeki köy camisinden etkileyici bir ezan sesi duyuldu. Bu Ege'deki hocalar o kadar munis bir sesle, güzel ezan okuyorlar ki etkilenmemek imkansız. Hele de esen hafif melteme karışan güzel kokularla beraber her gönlün tellerini titretir eminim. Ayrıca bu camii gördüğüm en şirin köy camilerindendi. 





O kadar büyüleyici geldi ki her şey ailece bir gece gezmesi yapalım dedik. Gelemiş köyü gece de bir başka güzel...









Biz dolaşırken elektrikler de kesiliverdi ve köy iyice karanlıklara gömüldü. Ortam daha da romantik ve şahane oluverdi :))

Ertesi gün vaktimizin çoğunu Patara sahilinde geçirdik. Sahil aynı zamanda Caretta carettaların yumurtlama alanı. Dalgalı, tertemiz bir denizi var.




Patara bence kafa dinlemek, bir karar almak, kitap yazmak, kitap okumak, aşık olmak, aşk tazelemek, imana gelmek, doğayı sevmek, kötü hislerden arınmak, sevmek, sevilmek, doymak, denize girmek için ideal bir yer...

Haydi bakalım kalın sağlıcakla... İçiniz ısınsın...

Devamı sonraya...

Selamlar

08 Aralık 2013

YEMEK FIRTINASI YAZILARIM 1....






Bu aralar blog etkinliklerini yakından takip ediyorum;

Blog fırtınası yazılarımı bilmem takip ediyor musunuz?

Şimdi de bir yandan Yemek Fırtınası için yazacağım...

Allah utandırmasın...

Yemek Fırtınasında  ilk günün konusu "İlk yemeğim.. Mutfağa ilk girdiğiniz günü hatırlıyor musunuz? İlk yaptığınız yemek neydi? İlk yaptığımız lezzetin tarifini bugün tekrar deneyip yayınlama zamanı hikayeniz varsa onu da unutmayın"

Ben size bunun hikayesini daha evvel anlatmıştım ya yazayım yine...


Şimdi size bir hikaye anlatacağım....


Henüz ilkokul 5. sınıfa gidiyordum, mutfak aşkım o zamanlarda da had safhadaymış anlaşılan ki yemek tarifi kitaplarını, annemin, anneannemin tarif defterlerini karıştırmaya bayılırdım. Hatta bu defterleri saklıyorum. Kendi el yazılarıyla yazılmış tarifler hep. Kendi yorumları, kolay hatırlayabilmek için kendi koydukları isimlerle. "Semine'nin poğaçası", "Beğendiğim gazozlu kek" gibi. Sayfalara yer yer yağ damlamış, belli ki tarife baka baka yapılmış, sayfa çevrilirken de ellerden yağ damlayıvermiş işte. Bazen de yaprakların arasında bir saatli maarif takvimi çıkar. Arkasında beğenilen ve denenecek bir şey vardır muhakkak. Mektup zarfına yazılmış bir reçete ya da gazeteden elle koparılmış bir "püf noktası"...


Neyse gelelim hikayeye...


Annemin memleketi olan Uşak Ulubey'de  "HAMURSUZ" diye bir hamur işi vardır. Hatta yöresel dilde "HAMIRSIZ" dır ismi.


Mayasız yapıldığı için böyle deniyor olmalı. Anneannem bir iki yapmıştı küçükken. Tarif defterini kurcalarken ben de şöyle bir göz ucuyla okumuştum o yaz İzmir'e gittiğimde. Demek ki ilgimi de çekmiş.


Bir gün kardeşlerimle evde yalnızken ne yiyelim, ne yiyelim diye düşünüyorduk. O zamanlar annem tam gün çalışıyordu. Müdür muaviniydi. Biz üç kardeş genelde başımızın çaresine bakardık. Annem bize muhakkak bir şeyler bırakırdı yiyecek. Genelde ısıtıp onu yerdik. Bazen de hazırlayamamış olacak ki biz tost, menemen vs ile doyururduk karnımızı. Ben yumurta pişirirken bile kardeşlerimi başıma toplar, televizyon çekimi misali anlata anlata pişirirdim. Tabii dinleyen kim, onlar kaçıp giderlerdi.


Neyse nerede kalmıştık. Haa ne yiyelim diye düşünüyorduk...Benim aklıma hemen bu "HAMURSUZ" geldi tabii. Sanki çok kolay bir şey de...Kim bilir nasıl hatırladıysam artık; kötü, yapış yapış bir şey vücuda geldi :)) Etraf battı, sonuç berbattı...Yenecek tarafı yoktu bizim zavallı "HAMURSUZ"un. Annemin çok kızcağını düşünmüştüm. Evin çöpüne atsam görebilirdi, ben de küçük kardeşimi mahallenin büyük çöp bidonuna yolladım. O da söylene söyle gitti tabii. Yine yumurtaya talim ettik...


Bizim için o gün bir sır olarak kaldı.


Yaptığımız hamur işine de kendimizce bir ad koymuştuk    "FAZLA HAMIRLI"


Bakalım tarifini bu sefer tam öğrenince yapacağım, size de yazarım sonucu :))





Not: Fotoğraflar http://www.ulubeyweb.com/hamursuz.html web sitesinden alıntıdır.

8. GÜN ÖDEVİ. MÜZİK RUHUN GIDASIDIR İLLA Kİ BANGIR BANGIR DİNLENE...



En sevdiğiniz şarkıyı alın, ismi ve sözleri yazınıza ilham olsun.

8.GÜN ödevim bu Blog Fırtınası yazılarımda...

Aslında sevdiğim o kadar çok şarkı var ki... En iyisi ben size en komik anımın da içinde olduğu şarkıyı yazayım... Yine arşivden bir hikaye ile...

Bir kaç bir kaç sene evvel yine ayaklarımın basmaz, gözümün görmez olduğu günlerde bu şarkıya takmıştım kafayı. İşe giderken, iş çıkışlarında minik Mp3 çalarımla dinler dururdum yol boyu. Listede başka şarkılar da vardı tabii. Ancak sıra bu şarkıya gelince son ses açar ve şarkıda insana huzur veren nağmeleri yakalamaya çalışırdım gözlerim kapalı. Bir gün iş çıkışında, tam da klipteki gibi karlı bir günde taktım Mp3ümü kulağıma o sırada otobüs geldi, hemen atladım otobüse. Rüzgardan mı, soğuk havadan mı bilinmez ses bir türlü istediğim seviyeye ulaşmıyordu. Sonuna kadar açtım, eh işte oldu denebilirdi. Ben yine bu huzur veren şarkının dinginliğinde gözlerim kapalı kendi kendime hayal kurarak mırıldanıyordum. Bir terslik vardı ama, herkes sanki bana dönüp dönüp bakıyor, fısıldaşıyorlardı. Allah, Allah... Arada zaten hep öyle gelir. Sanki herkes size bakıyormuş gibi gelir ya size oldu mu bilmem. Yok ama, bu sefer cidden bakıyor neredeyse otobüsün yarısı. Fısıltılar da var... Neyse etrafı duyabilmek için kulaklığın tekini bir çıkardım ki ne olsun.... Meğer benim Mp3 boyuna sesi dışarı verirmiş, hoparlör konumu açıkmış anlayacağınız. Eee ben de duymuyorum diye son ses açınca sakallı bıyıklı amcalar, hanım hanımcık teyzeler, tüm İETT Chiquitita dinlermiş meğer... :)))

Bir utandım, bir utandım sormayın. Birden kapatmayı de yediremedim, yavaş yavaş vites küçültür gibi sesini azar azar kıstım... :))

Siz lütfen son ses dinleyin ve beni biraz anlayın, olur mu ? :))))


06 Aralık 2013

6. GÜNÜN ÖDEVİ... HAYATIMIN YÖNÜNÜ DEĞİŞTİREN DALGALI "DENİZ"...



“Mutfakta penceremin önünde duruyorum…” Başlangıç cümlesi bu, gerisi serbest.

Konu bu 6. gün Blog fırtınası yazılarında...

Nisan ayının ortaları, sene 2010... Şirketin mutfağında yine buzdolabını karıştırırken yakalanıyorum bizim kızlara. Yahu güzel bir şeyler kokuyor burnuma diyemedim de... Kem küm ettim, kapattım dolabı. Kızlar gidince mutfak penceresinin önünde durup parmak hesabı yaptım... Evet bir kaç günlük gecikme vardı da, hamile olmam imkansızdı kardeşim. Yasmin sağolsun...

Gerçi kız kardeşimin planlarımı bozup benden önce hamile kalmasını kıskanmadım desem azıcık yalan olurdu ya yine de çok takılmamıştım, sevincine ortak olmuştum sadece...

Pencerenin önündeki eczaneyi görünce garip bir heyecana kapıldım. Gidip bir test almak ve o test çubuğunun üstüne çiş yapmak hevesine kapıldım. Bir oyun olduğunu sonucunun ne çıkacağını bile bile annecilik oynamak isteyiverdi canım. Bal gibi de korunuyordum ve şimdilik hamile kalmak gibi bir niyetim de yoktu. Benimki bu aralar açılan iştahım ve kardeşime duyduğum kıskançlıktı sadece.

Bir koşu mutfak penceremden görünen eczaneye gittim.

Testi alıp tuvalete kapattım kendimi. İşlem bitince test çubuğunu bir kenara bırakıp ellerimi yıkadım. O sırada dahili telefonumun çaldığını duyunca zaten çok da önemsemediğim çubuk lavabonun kenarında öylece unutup telefona koştum...

Bir kaç saat sonra bunalıp, bir elimi yüzümü yıkayayım diye tuvalete girince anammm ben ne ettim bu burada kalmış diye dövünürken o an ofiste başka bayan olmadığını ve bayanlar tuvaletine benden başka giren olamayacağını düşünüp rahatladım. Eh şu çişli şeyi atayım diye elime alınca 2 çizgi göründü gözüme. Bu ne ola ki diye çöpe attığım açıklama kağıdını okudum. Gözlerime inanamadım. Kesin çok bekledi ya o yüzdendir diye cahilce yorumumu da yapıp bir koşu bu sefer gerçek bir kalp gümbürtüsüyle mutfak penceremden görünen eczaneye başka bir marka gebelik testi almaya gittim. 

Döndüm, testi yaptım ve sonuç yine aynı. İki pembe çizgi...

Aneyy ben hamile miyim şimdi diyerek, İzmir'de bulunan eşimi aradım. Tabii ona konuyu anlatmak ve onu inandırmak epey zor oldu :))

6 Aralık 2010 tarihinde yani bundan tam üç sene evvel de nurtopu gibi bir oğlum oldu....

Şimdi tam da bu gün diyorum ki...


Vursun davullar, çalsın zurnalar.... 

Diz çöksün efeler... 

Duyduk duymadık demeyin bugün Deniz Bora 3 yaşına değdi.... :)) 

Allah ömrünü uzun, bahtını açık, şansını bol, sıhhatini iyi, kalbini pür-ü pak eyleye....

Tüm çocuklar için de diliyorum...

Amin...

05 Aralık 2013

5.GÜN... "KEŞKEK" DAHA ÖNCE YAPSAYDIM :))

 Geldik 5. güne... Blog fırtınasında bu gün  Bir rüyanızı veya kabusunuzu hikaye şeklinde yazın.konulu rüzgarlar esiyor. 




Ben de madem size geçtiğimiz haftalarda gündüz düşüme giren şeyi anlatayım. Burnum kokulara pek bir hassastır. Bazı olayları, kişileri hep kokularla anımsarım. Geçenlerde de öyle otururken burnuma haşlanmış buğday kokusu gelir gibi oldu. Nedir bu, nedir bu derken aklıma Çandarlı'da geçirdiğim yazlardan anılar geliverdi. O gençlik yıllarının verdiği asilik ve delikanlılık ile benim kabusum olan, ancak şimdi her hatırladığımda beni tebessüm ettiren anılar :))

Yaşadığımız ve yazlarımızı geçirdiğimiz yer; sakin, ıssız bir İzmir sahil kasabası... Hayat orada tam da Ege usulüne göre akıyor. İnsanlar sevecen, doğal, yardımsever ve geleneklerine bağlı... 

Özellikle yaz aylarında hayır hasenattan geçilmiyor vesselam. Sabahtan birilerinin ölmüş anacığının ruhuna çeşme başında lokma hayrı, öğlene okulun bahçesinde sünnet olan tombalak oğlanın tavuklu pilav hayrı, akşam üzeri de pazar yerine kurulan koca kazanlarda kaynayan bilmemkimin oğlunun düğün yemeği, keşkek hayrı... Bunların hepsini yersen olursun Tulum hayri :)))

Kabaca haftanın 2 günü böyle geçerdi günler. Lokmayı üç kardeş de çok severdik. Belediyeden anonsu duyar duymaz bisikletlere atlar ve sıranın stratejik yerlerine girerdik. Tavuklu pilav ehh işte bazen hoşumuza giderdi. Yanında ayran yerine limonata varsa giderdik yoksa ı ııhh...Düğün yemeğini ise sevmezdik hiç. Daha doğrusu yemekler lezzetli olurdu olmasına da orada oturup bekleşmek ayıp gelirdi bize... Halbuki belediyeden yapılan anonsta tüm eş-dost ve Çandarlılılar davet edilirdi. Yani sofrada bize de yer vardı. Biz utanırdık gitmeye. Annemle babam ise yolları düşerse uğrardı eşin dostun hatırına... Hatta üç kardeş aramızda annem ve babamı tiye alırdık. Yemekleri tuzsuz bulan babam için sokağa her çıkışında annemi " belki düğün yemeğine rastlarsın anne yanına tuzluk karabiberlik de al"... diyerek kızdırırıdık  :))

İşte burnuma haşlanan buğday kokusu gelince ben de aslında pek de düşkün olmadığım halde canımın Ege düğünlerinin olmazsa olmazı"Keşkek" çektiğini anladım... 

Ben tavuklusunu denedim... Tarif burada...

İzmirli bir anne ve Yozgatlı bir babanın oğlu olan Deniz Bora zevkleri, beğenileri ve tarzıyla tam bir İzmir'li :) Soranlara da Ben İmir'im  diyor :)) Gerçi babamız da damak zevkinden Ege'li...

Biz ana oğul kaşık kaşık yedik. Babamız ayıp olmasın diye ağzının ucuyla yedi.. Neymiş efendim ona göre değilmiş... 

:))

Sevgiler...


TAVUKLU KEŞKEK...


Merhaba dostlar;

Ege düğünlerinin vazgeçilmezi sağlıklı ve lezzetli bir yemek Keşkek... Aslında orjinal tarif kuzu gerdan etli ancak ben evde tavuk bulunduğu için bu tarifi denedim. Tarif Mutfak Sırlarına ait..

Malzemeler:

500 gr aşurelik buğday
2 adet kalçalı tavuk butu
tuz, karabiber, pul kırmızı biber
tereyağı

Yapılışı:

Buğdayları 3-4 saat kadar sıcak suda bekletin. Bu arada tavuk butlarını bol su dolu bir tencerede haşlamaya alın. Haşlama suyunu ileride kullanacağız. Buğdayları yıkayıp süzün ve genişçe bir tencerede üzerini yaklaşık 3-4 parmak geçecek kadar su ile doldurup orta dereceli ocakta kaynamaya bırakın. Su kaynayınca altını kısın. Suyu bittikçe tavukların haşlama suyundan ilave edin. Haşlanan tavukların deri ve kemiklerini atın. Etleri lif lif ayırın ve bir kenarda bekletin. Buğdaylar iyice yumuşayıp patlayana kadar haşlamaya devam edin. Arada su ekleyin yine. Sonra bir tahta kaşık yardımıyla ya da benim gibi el blendırı ile buğday tanelerini iyice ezin. Macunlaşmaya başlayınca tuz ve karabiberi ekleyin. İçine tavuk etlerini de atarak yarım ssat daha karıştırarak pişirin.

Tereyağında tatlı ya da acı pul biberi kızdırın ve servis tabağına aldığınız keşkeğin üzerine gezdirin.

Ben tarif dışında ocaktan almaya yakın keşkeğin içine 3/4 su bardağı haşlanmış nohut ekledim...

Afiyet olsun....

Tarife ait hikayeyi okumak isterseniz buraya lütfen :))

04 Aralık 2013

4. GÜNÜN ÖDEVİ... REDKIT 'TEN KELOĞLANA...



BLOG FIRTINASI YAZILARIM DEVAM EDİYOR... BUGÜN ARŞİVDEN BİR YAZI İLE KARŞINIZDAYIM... KONU " Kafanızdan bir karakter atın ve onun hikayesini yazın"

Ben atmak istemiyorum ama; benim hayalimdeki gizli/açık tek kahraman RED KIT çünkü... 

Daha minicik bir kızken REDKIT'e vurulmuştum ben. Pazar sabahları izlediğim çizgfilmler ve kah resimlerine baktığım, kah okuduğum çizgi romanlarda sevdim onu ilk...

Onun bir yalnız kovboy oluşu, dağları, tepeleri ağzına aldığı bir saman parçasıyla dingin ve kendinden emin aşması hayallerden hayallere sürüklerdi beni. Ben de onunla beraber Grand Kanyonu aşmak, Apaşlarla, Siyularla barış çubuğu tüttürmek, kasabanın birahanesinin kapısının kanatlarını sallayarak açmak isterdim. 

Evdeki kanepenin kocaman yastıkları "Düldül" olurdu benim için. Sever okşar ve gevezeliklerine gülerdim yastıkların :)

Barbunya yedirmenin yolunu da bulmuştu annem. "Bak prenses bu RedKit'in yediğinden derdi." Hep bir konserve barbunyası olurdu RedKit'in, kamp ateşinde ısıttığı.

Haksızlıkla savaşmanın, paraya, pula kapılmamanın erdemini de ondan öğrendim ben. Okumaya başlayınca - 5 yaşında öğrenmiştim ben okumayı, 6 yaşına girince de kız kardeşime öğrettim. -  Kız kardeşim ile beraber Redkit çizgi romanları okurduk.

Yıllar geçip de artık koca koca kızlar olduğumuz için de babama tutturmazdık bize at al diye...

Sonra genç bir kız olunca elbette koltuk minderlerine binmeyi bıraktım; ama RedKit gibi merhametli, mert, dürüst, maceraperest ve zeki bir kovboyun yolunu gözlemeye başladım.

Biliyordum RedKit öyle her an karşısına çıkmazdı insanın...Bu çetin savaşta bir kaç Dalton da çıktı karşıma elbet. Çarpıştım hepsiyle ve şimdi onlar Teksas hapishanesinde. Kimi ömür boyu taş kıracak, kimi de katran ve tüy cezası aldı...

Biliyorum o bir yalnız kovboy, ben de yalnız bir genç kız... Evimizden çok uzaktayız ve bir gün karşılaşacağız. Belki Austin yolu üzerindeki kasaba birahanesinde olmayacak bu karşılaşma, ya da bir poker salonunda; ama olacak...Çünkü ben RedKit'i çok seviyorum...


Evet oldu... Buldum RedKit'imi... Gerçi benimki biraz Türk masalları misali Keloğlan ya :)) Geçinip gidiyoruz çok şükür...

Selametle

29 Kasım 2013

ZEKA: EYVALLAH, AHLAK DERSEN TAMAM.... ANCAK ÇEVİKLİK BEN DE YOK...

3 yaşındaki oğlum iki üç gündür okuldan gelince yere sırt üstü uzanıp havada ayaklarını sallıyor. "Anne ben bisikletimi çeviriyorum" diyor ne yapıyorsun sen diye sorunca...

Sonra minderin başına gidiyor elleri ve başı yerde popo havada yaylanıyor... Bir ileri bir  geri... Yok popo ağır geliyor ki kaldırıp ta kendini döndüremiyor. Ya da henüz cesareti yok. Hoop kolları gevşiyor sonra patates çuvalı gibi yana devriliveriyor.

Haydi oğlum ha gayret elini sağlam bas, poponu kaldır, ittir kendini diye cesaret vermeye çalışıyorum, nafile...

Kendiyle baş başa bırakıp geçtim kenara... Onu izlerken bazı anılar canlandı gözümde... Öyle yüzünüze tatlı, pembe bir tebessüm halinde yayılan anılar değil bunlar. Acı bir tokat gibi yüzünüzde şaklayan, gözünüzü yaşartıp, kulağınızda çınlayan anılar...

Yıllardır üzerini özenle örtmeye çalıştığım ve bilinçaltımın en karanlık köşelerine koli bantlarıyla sarıp sakladığım anılar...

Ortaokul yıllarında çabucak ergenliğe girmiş ve akranlarından kilo, boy, endam gelişmişlik anlamında önde giden kızların sıkıntıları aynıdır. Ne çocuksun, ne de bir genç kız... Bu her haline yansır. Kambur durursun, sesin cılız kedi miyavlaması gibi çıkar. Saçına, başına acayip şekiller verirsin, kazak kollarını uzatır, eteğini kıvırırsın. Ama annen ille de o çoban abası gibi haki yeşil yünlü paltoyu giydirince bütün havan söner. Botların ve yün çorapların da yanında kaymaklı ekmek kadayıfı...

İşte tam da o günlerde anan, baban, kardeşin yetmezmiş gibi beden eğitimi dersi de düşman olur sana. Kızların en uzunu olduğun için ya en başta, ya en sondasındır. Sap gibi göze batarsın yani koşarken, aman araya kaynayayım da kamufle olayım diyemezsin. Bi çare koşarsın, koşarsın amma seninle bir, hatta bazen senden bağımsız kafasına göre takılan parçaların da koşar coşkuyla... : D Kambur dururken koşmak da o kadar zor ki koşucu  Elvan kadar çaba harcarsın, net....

Lise yıllarında "bağımsızlık benim karakterimdir" diyen uzuvlarına öyle bir gem vurusun ki, sımsıkı sana bağlı ve sözünden çıkamaz olurlar. Artık koşmak işkence değildir senin için. Hem o uyuşuk, çocuksu ama genç kız havasından çıkar, biraz daha aklı başında, özgüvenli, tazecik bir genç kız oluverirsin bu yıllarda.

Ancak gel gelelim Beden eğitimi dersi hala işkencedir. Taklası, baklası yetmezmiş gibi; voleybolundan, basketboluna kol kola gelirler üstüne dalga dalga.

Yok olmaz bir türlü, olmadı da... Hayatım boyu barışamadım... Millet fiziğim, kimyam, matematiğim diye göz yaşı dökerken ben lisede hep beden eğitimi dersinden kurtarma sınavlarına girdim.

Beden eğitimi öğretmeni çeker afilli eşofmanları üstüne şöyle böyle diye anlatır işin estetiğini. Evet beynim algılar ancak beynim bunu bir türlü elime koluma anlatıp da kıçımı yuvarlayıp başımın üstünden ayaklarımı hooop atma işini yaptıramaz... Derste denersin üç beş... Sıranın en arkasına geçip, orada kaynak yaparsın otobüs sırasının tam tersi misali... Beyler kaynak yapmayalım aloo, hooop... Zil çalar da belki rezil olmaktan kurtulurum dersin şeytanca...

Allah'ın sevdiği kuluysan çalar da zaten. Ancak tam zil eşliğinde işittiğin cümleler kaynar sular olup dökülür başından... Afilli eşofman der ki " Çocuklar haftaya takla attırıcam, olmadı amuda kaldırıcam..."

Eve gidince sünger minderin başında tam bir hafta boyu aynı manzara. Elleri yerde, poposu havada, gözü yaşlı bir kız. Poposuna koç başı misali dayanmış bir kafa, haydi abla ittir kendini, at şu taklayı diyen bir kız kardeş... Düzünü hakettik de bir de tersi var bu taklanın...

Vallahi oğlum ilk "anne" dediğinde , kardeşimin ittirme, kaktırmaları neticesinde adam gibi takla attığım zamankinden çok da fazla sevinmemişimdir gibime geliyor şimdi.

Her gün biraz daha biraz daha gayret gösterir ve bir haftayı bulursun sonunda.

Büyük gün gelir. Afilli eşofman sırayla sözlüye çağırır seni. Sahi bu bana haksızlık gibi gelir hep. Yazılı sınavlar  sırasında kendin ve kağıdın baş başa olursun. Yazar çizersin efendi gibi de çıkarsın sınavdan. Uygulamalı sınavlarda ise cümle alem senin poponu kaldıramayışına, eline koluna hakim olamayışına şahit olur. Azıcık itibarın, karizman varsa o da yerle bir olur. Hele bir de sınıftan birine hafiften yanıksan rezilliğin biri bin para olur resmen.

Besmele çeker geçersin minderin başına. Afilli eşofman komutrları verir ama senin kulağın duymaz o ara. Bir feyizli hatim edasıyla fısır fısır bildiğin duaları en ağdalı tonda okursun içinden.

Sonra ne mi olur?

Ben sana söyleyeyim, taklayı atarsın minder hizasında değil de yanda bekleşen arkadaşlarının ayakları üstünde... Sonra bir can havliyle kalkarsın yerinden başın döner... Sıradaki yerine değil de "Allah'ım sana geliyorum" misali seyirte seyirte, gözlerin bel bel bakarak afilli eşofmanın üstüne üstüne yürürsün..." Başın döndüğü için şeşle beşi karıştırırsın yani...

Finalde ise bir hafta daha arkandan el, sırt kafa seni ittiren bir kardeşle kurtarma sözlüsüne çalışmak vardır...







25 Ekim 2013

SICAĞI SICAĞINA HAMSİLİ PİLAV


Merhaba arkadaşlar;


Bundan bir 15 sene evvel bana hamsili pilav deseydiniz böğğk derdim size ön yargılarla dolu bir şekilde... Hamsi ve pilavın yan yana gelmesi, el ele bir tencereyi doldurmasını aklım bir türlü almazdı.

Hiç tatmadım, aramadım, sormadım merak da etmedim senelerce...

Karadenizli arkadaşımın sofrasında yedim içtim annesi babası ve kardeşleriyle beraber bir çok Karadeniz yemeğini ancak, hiç hamsili pilava denk gelmedim.

Sonra bir Karadeniz turuna da çıktım kız başıma orada da kayganasından, kuymağına yedim de bir buna denk gelmedim yine...

Çalışma hayatına başladım ardından. Bazen üretim kısmına geçer ve çalışanlarla sohbet ederdim. Bir gün sen nerelisin, ben nereliyim diye konuşurken gördüm ki çalışanların neredeyse yüzde sekseni Ordu'lu. İçlerinde bir Nurten ablamız vardı. Gelinleri de İzmirliymiş. İşte evlendikten sonra Karadeniz mutfağını öğrenmişmiş de hepsini geçmiş diye anlattı. Konu yine döndü dolandı hamsili pilava dayandı. Ben yine iki lezzeti bir arada tahayyül edemediğimi söyledim.

Bir sabah ofise gelince mis gibi kokular karşıladı beni... Meğer Nurten ablamız benim için kocaman bir tepsi yapıp göndermiş... Sigarasının ilk nefesini çekenler gibi ürkek ve kararsız aldım ilk çatalı... Sonra hamsili pilavsız geçen yıllarımın acısını çıkarırcasına kaşıkla daldım :D hapır hupur...

Yaa ben yıllarca neyin derdindeymişim de kaçmışım yemekten. Midye dolmaya bayılan biri nasıl olur da hamsi ile pilavı buluşturamaz zihninde diye dövündüm ardından...

O günden sonra bir daha yemedim, ancak benim eski halim gibi yüzünü buruşturana ne güzel bir lezzet olduğunu anlattım dilim döndüğünce.

Sonra yemek antolojilerini karıştırırken hayretle gördüm ki pilavla balık birlikteliği Ege ve bilhassa İzmir mutfağına da hiç yabancı değilmiş....

Geçtiğimiz hafta senenin ilk hamsisini alınca nereden düştüyse aklıma hamsili pilav yapma sevdasına tutuldum...Tarifleri taradım, okudum ve en sonunda bizimkilerin de damak tadına uyacağını düşündüm tarifi uyguladım...

Ancak pişmiş halini ne yazık ki fotoğraflayamadım. Pişerken ortaya çıkan nefis kokuyla mutfağa dadanan (bakınız alttaki fotolar) küçük pisi ve babası olan büyük pisi "aman durun ben daha süsleyip fotoğraf çekecektim" diye ağlanmamı duymamazlıktan gelip sofraya kuruldular...

Size de şimdiden afiyet olsun efem...


MALZEMELER:

1 kg kılçığı ayıklanmış hamsi
1,5 su bardağı pilavlık pirinç
2 adet kuru soğan
1 tatlı kaşığı kuş üzümü (bir dahaki denememde koymamayı düşünüyorum)
1 tatlı kaşığı dolmalık fıstık
1/2 demet dereotu
tuz, karabiber, tarçın, yenibahar
zeytinyağı
2 bardak sıcak su


YAPILIŞI:

Bir tencerede ince doğranmış soğanı zeytinyağı ile pembeleştirin. İçine yıkanıp sıcak suda bekletilmiş ve suyu iyice süzülmüş pirinci ekleyerek kavurmaya devam edin. Dolmalık fıstığı da pirinçle beraber atabilirsiniz. Daha sonra sıcak su, kuş üzümü, baharatları da ekleyip, sıcak suyunu koyup kısık ateşte iç pilav gibi pişirin. Suyunu çekince altını kapatın. Bir kağıt havlu örterek ağzı kapalı şekilde ılınmaya bırakın. Bir fırın kabının dibini çok az yağlayın hamsileri açık olarak sırt kısımları tabana gelecek şekilde birer parmak da kabın yanlarını örterek sıkı sıkı dizin. Boşluk kalmaması önemli. Ilınan pilava ince doğranmış dereotunu ekleyip karıştırın. Pilavı hamsilerin üzerine güzelce yayın ve üzerini düzleyin. Kalan hamsileri pilavın yüzünü örtecek şekilde, (sırtları dışarı gelsin) sıralayın.  ( Benim hamsim bu noktada biraz az geldi, bir 10 tane daha olsaydı çok daha iyi örtecekti. ) Üzerine biraz zeytinyağı gezdirip 200 derecelik fırında hamsiler kırmızılaşana kadar pişirin. Ters çevirerek servis kabına alın ve afiyetle yiyin...



04 Nisan 2013

GENETİK MUTFAK AŞKIM...EVDE MAKARNA





Merhaba dostlar;

Bendeki yeme(k) aşkı bitmez :) 

Sanırım ırsi bir şey bu sevgi...

Evdeki mutfağımızda uygulanabilecek her türlü tarifi denemeye bayılıyorum. 

Benim rahmetli anneannemde böyleydi. Hem geleneksel Ege mutfağını devam ettirir, hem de yenilikleri kolayca kendi mutfağına uydururdu. Onu izlemekten, mutfakta onunla çalışmaktan büyük zevk almışımdır. Nur içinde yatsın.


Annem de özellikle emekli olduktan sonra mutfakla daha bir haşır neşir oldu. Tarhanalar, salçalar, baklavalar. Üniversite yıllarında arkadaşlarımla paylaştığım kalburabastıları yıllığa girmeyi başarmıştı :))

Babam da bir o kadar mutfakta yeni şeyler denemeyi seven bir adamdır. Yılbaşı sofrası için hazırladığı "ağlayan nar, gülen ayva" isimli şaheseri hala aklımdadır :)


Sonra rahmetli dedem de et yemeklerinde ustaydı. Ben bebekken bana kendi elleriyle minicik köfteler yaparmış. Hatta büyük büyük dedemiz Rumeli'de iyi bir kebapçıymış. Kebapçı Abdi...

Babaannemin anneannesi; Dağıstan göçmeni Aksekili Emine... Öyle bir pilav yaparmış ki pilavını yemeye taaa Konya'dan dönemin hatırı sayılır kişileri gelirmiş. Biraz da nüktedanmış, lafı koyuverirmiş gediğine; adı çıkmış Alaylı Emine'ye...
Artık gelenlerin sebeb-i ziyaretleri tel tel dökülen pilavlar mı, Emine'nin kadı kızı oluşu mu, yoksa süt beyaz güzelliği mi orasını bilemem... Bu Alaylı Emine her nesile el vermiş pilav ustalığı konusunda. Kim bilir bizim kuşakta da eli belki ben aldım...  :)

İşte mutfak merakı biraz aileye dayanıyor bizde. Babam askeri görevdeyken Kıbrıs'dan bilimum mutfak eşyası almış 70'li yıllarda. O zaman Türkiye'de olmayan bir sürü şey. Küçükken kullanırdık, daha doğrusu annem kullanırdı. Bunların bir tanesi de manuel bir makarna makinesiydi. Ben kendimi bildim bileli mutfağın ulaşılması en zor raflarında sessizce dururdu. Boya badana sırasında çıkar, kutusunun tozu alınır, annemin emeklilik günlerinde "belki" kullanırım dediği diğer eşyaların yanında beklerdi. 

Bir sabah gözümü açtım ve tövbe tövbe şeytan mı aklıma soktu nedir aklıma bu makine geldi. Hemen annemi aradım ve akşam üzeri uğrayıp alacağımı söyledim. 

Halis mulis İtalyan malı ve onca yıla rağmen pırıl pırıl. Gerçi hiç kullanılmadı. Sonra biraz araştırdım. Bir kaç yabancı siteye baktım ve aklıma yatan bir tarifi uyguladım. Zamanla denemek istediğim bir sürü şey var. Sadece makarna değil, erişte, lazanya ve spagetti de rahatlıkla açılabiliyor. Hatta uygun hamurla pide ve lahmacun, yufka bile açılabilir.

Hoşuma gitti doğrusu...

Tarifim ve fotoğraflar aşağıda...

Candan selamlar...


Malzemeler:

3 adet yumurta
400 gram tam buğday unu
1 yemek kaşığı zeytinyağı
tuz

Hazırlanışı:

Unun ortasını açın ve yumurta, zeytinyağı ve tuzu koyun. Önce çatalla malzemeleri unun ortasında çırpın, sonra el ile iyice yoğurun. Yoğurma bitince düzgün ipeksi bir hamur olmalı. Tabii biraz da sertçe. Nemli bir bez örterek 40 dk kadar dinlendirin.



O sırada ekipmanları hazırladım ben. Şu meşhur seyyar çamaşır kurutmalığım ve makarna makinem :)



Hamuru üç bezeye ayırın. Makineye sokacağınız miktar bir seferde orta boy bir portakal büyüklüğünü geçmemeli. Daha sonra makinenin kullanım talimatı uyarınca önce düz olarak kademeli açtım. Daha sonra İtalyanların Fettucine dediği yassı şerit hale getirdim. Hemen yumuşakken de kullanabilirsiniz. Ya da bu halde derin dondurucuya koyup sonra da kullanabilirsiniz. Ben 2 saat kadar askılıkta kuruttum. 



Aynı tarifi makineniz yoksa elinizde açarak ve keserek de uygulayabilirsiniz. Daha sonra kaynar (içine 2-3 damla zeytinyağı damlatılmış ve biraz tuz atılmış) suda makarnalar yumuşayana kadar haşladım. Dilediğiniz soslarla süsleyebilirsiniz...


İnanın bana bir kere evde yapılmış taze makarnayı yedikten sonra bu lezzeti hep arayacak ve aldığınız paketli hazır makarnalara burun kıvıracaksınız..  :))

Afiyet olsun...