Sağlıklı yaşam için bilimsel püf noktaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sağlıklı yaşam için bilimsel püf noktaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2015

BENİMLE SİRKE YAPAR MISINIZ?


Merhaba sevgili dostlar;

Bu hafta sonu epeydir niyetlendiğim bir yazıyı yazmak istedim. Beraber narenciye sirkesi yapalım konumuz :) Daha önce ufak çaplı denemelerim oldu ancak yazıp fotoğraflamadım hiç. Şimdi fotoğrafladım ve aşamalarını sizinle paylaşayım diyorum. Hatta belki benimle sirke yapmaya niyetlenip başlayanlar da olur diye düşündüm.





Malzemelerimiz çok basit.

Öncelikle geniş hacimli cam bir kavanoz. Ben 5 litre kullandım. Sıktığınız, soyduğunuz limon, portakal, mandalina kabuklarını atmayın. Tabii önce iyice yıkanmış olmalı. Bunları kavanozumuza koyuyoruz. İçine bir avuç nohut, bir avuç bulgur, 2 yemek kaşığı toz şeker, 1 çay bardağı sirke koyuyoruz. Üzerine de aldığı kadar temiz içme suyu.

Sonra kavanozumuzun ağzını bir tülbentle örtüp bağlıyoruz ki hava alsın, fermente olsun ama şaraplaşmasın diye.

Yaklaşık 15 gün boyunca tahta bir kaşıkla her gün şöyle bir karıştırıyoruz.




Şimdilik ben her gün karıştırma aşamasındayım.

Sonra kavanozumuzu ışık almayan serin ve loş bir yere koyuyoruz. Ben etrafına kalınca bir bez örttüm ve mutfak tezgahımın üstüne koydum, baş köşeye :)

Zamanı geldikçe size diğer adımları da yazacağım.

Selamlar, sevgiler...

12 Aralık 2014

KEFİR NASIL MAYALANIR?






Selamlar sevgili dostlar;

Vallahi hafta sonu mutfağım mandıra gibi çalışıyor desem yalan olmaz. Silivri'den gelen süt önce kaynıyor fokur fokur. Bir kısmı oğlana içmelik diye ayrılıyor. Bir kısmı ile yoğurt mayalıyorum. Bazı haftalar lor yapıyorum. Bir ara peynir de yapıyordum ya bu sene yapmadım.

Şimdilerde her hafta bir litre kadar "kefir" de mayalıyorum kendime kadar. 

Aslında kefirle tanışmam pek hoş olmamıştı. Bundan tam on sene önce bir gıda fuarına katılmıştım çalıştığım firma adına. O fuarda ortaokul yıllarımdan, annemin de öğrencisi olan çok sevdiğim bir ablayla karşılaştım. Şimdi kendisi çok bilinen bir gıda firmasında genel müdür yardımcısıdır. Her neyse, o zamanlar yine çok bilinen bir firmanın üretim müdürüydü, onlar da fuara katılmıştı ve beraber hem sohbet edip, hem de stantları dolaşıyorduk. 

O zamanlar hazır kefir pek bilinmiyor ve market raflarında yeni yeni yer buluyordu. Şimdilerde gayet aşina olduğumuz bir kefir üretici firmanın standına geldiğimizde stant görevlisi yanımdaki ablama "Cildiniz çok sivilceli, bol bol kefir için, çok iyi gelir" deyiverdi pat diye. Firmanın sahibi o sırada ablayı tanıdı ve hürmetle selamlaşınca, epey mahcup oldu hem o abla hem de amirince azarlanan görevli. Ben de onun adına epey utanmıştım... Bir süre ne zaman kefir görsem o olay aklıma geldi ve alıp da tadına bakmadım...

Sonra piyasaya çeşit çeşit kefir çıktı. Aromalıları falan. Oğluma hamileyken bir tane aldım böğürtlenlimiydi ne, hiç hoşuma gitmedi. Almadım da içmedim de bir daha...

Dikkat ediyor musunuz bilmem ama kıyafetler, ayakkabılar gibi, yiyecekler, evde bu yiyecekleri yapma furyası var kadınlar arasında, moda akımı gibi :)

Son günlerin gözdesi de evde kefir mayalamak.Bir denemek istedim ben de. Özellikle de son zamanlarda süt içmek bana rahatsızlık verince.

Ancak kefir mayalamak için öncelikle olgunlaşmış kefir tanelerine ihtiyacınız var. Bunu sürekli kefir mayalayanlardan alabilirsiniz. Sonra bundan kendi mayanızı üretebilirsiniz. Çevremde olmadığı için ben başka alternatifler ararken Gıda Mühendisi, arkadaşım, Makarnacı Tuğbanın ürünleri arasında aşağıdaki hazır mayayı gördüm. 




Satın aldım ve haftalardır kendi kefirimi mayalıyorum. Bayıla bayıla da içiyorum. Kefirsiz geçen günlerime de aklıma geldikçe oturup ağlıyorum :P

Uygulama çok basit aslında. Önce mayayı aktif hale getirmek gerek. Ilık süt içinde yaklaşık on saat oda ısısında bekletmek kafi. Daha sonra cam bir kavanoz içine bir litre ılık süt ve aktif maya ekleniyor. Oda ısısında kabaca yirmi saat mayalanmaya bırakılıyor. 4-5 saatte bir karıştırmak gerek.


Süre sonunda zaten o kefirin kokusu ve kıvamını hissediyorsunuz. Kavanozdaki kefiri plastik bir süzgeçten bir sürahiye süzün. Kavanozu bir gece buzdolabında dinlendirin ve soğuk tüketin kefiri.



Süzgecin üzerinde minik karnabahar tanelerine benzer tanecikleri göreceksiniz. Her mayalama sonunda tanecikler hem sayıca artacak, hem de irilik olarak büyüyecek.


 Süzgeçte toplanan kefir taneciklerini bir sonraki mayalama için bir minik cam kaba alın. Üzerine yarım çay bardağı yeni mayalanan kefirden ve yarım çay bardağı ılık süt koyarak buzdolabında saklayın. Mayayı bu şekilde bir hafta saklayabilirsiniz.



Afiyet, şifa olsun...

Selamlar

25 Nisan 2014

DOĞAL KİŞİSEL BAKIM DENEMELERİM... GÖZ ÇEVRESİ BAKIMI




Merhaba can dostlar;


Geçen yazımda başladığım ancak bir türlü sonunu getiremediğim ve devamını yazacağım diye söz verdiğim yazı nihayet karşınızda.

Doğal yollarla ve tamamen doğal malzemelerle güzelleşmek, bakımlı olmak ve sağlıklı bir cilde sahip olmak gayet kolay. Hem sağlıklı, zehirsiz ve gayet de ekonomik.

Bitmiş bir bilyeli ucu olan göz bakım jeli şişesini iyi ki saklamışım. :))

Gelelim tarife...

3 ölçü nar çekirdeği yağı (soğuk sıkım)
1 ölçü kayısı çekirdeği yağı
1 ölçü susam yağı
1 ölçü saf zeytinyağı
Eğer karışım güzel koksun isterseniz 10 damla kadar gül yağı...


Bu kadar kolay. Ben azar azar hazırlayıp, bitince yeniden karışım hazırlama taraftarıyım.

Kullanmadan önce iyice çalkalamak gerekiyor.

Haftada 2-3 sefer göz çevresine sürebilirsiniz. Parmak uçlarınızla da masaj yaparak yedirin cildinize. Ben dudak çevreme de sürüyorum. Genelde banyo sonrası uyguluyorum. Gül kokusu da çok naif bir hava veriyor, tavsiye ederim...


Selamlar, sevgiler







10 Nisan 2014

DOĞAL YAŞAMA ŞEYSİ....



Yaş 30'u geçti bende... Sizde nasıl?

Matematiksel hesap yapınca hal böyle ancak ben sanki kendimi bildim bileli hep aynı yaştayım. Hep 30... Hep olgun, vakur, ağır... Lakabım da "ağır kız" idi uzun yıllar :))

30'un ilk yarısındayım, pek fark hissetmedim geçen yıllara bakınca; ancak 35'ten sonrayı çok merak ediyorum. :))

33 yıllık hayatım boyunca hep doğanın, doğallığın, doğal olanın peşinden koştum. 

Sokaklardaki yer karolarının arasından fışkırmış otlara aşık olup onları bile suladım. O nedenle ağacı sevmeyen, onu "üç - beş" diye küçümseyeni sevmedim hiç. Allah'ın değer verip vücuda getirdiğine saygı duyup, hayran olmamak imkansız.

Doğal davranan, yapmacıksız, içini görebildiğim insanları seçmeye çalıştım hep çevreme. Az ve öz...

Doğal olmayı da bir o kadar sevdim. Sürprizlerim yoktur, bana güvenebilirsiniz gözünüz kapalı. İyi bir insan mıyım, onu çevremdekilere sormak daha doğru ; ancak doğal, içimden geldiği gibi, açık, yalın ve sade bir insan olduğum şüphesiz. Bir gün öyle bir gün böyle değilim... Belki sıkıcı bile biraz .

Heh işte doğal olmanın bir başka yönü var ki o da fiziksel doğallık :))

Konumuz da bu zaten.

Bebeklikten çocukluğa geçişten itibaren doğal beslenme, giyinme ve yaşama dünyasına adım attım. Annem kırk yılda bir heveslenip oğlumun tabiriyle "paketli ürünler" i satın alsa bile babam karşı çıkardı muhakkak. Yedirmezdi. 

Bol et, meyve, sebze, süt ve baklagil yedik. Bir subay olan ve prensiplerinden ödün vermeyen babamın sofrasında onu yemem, bunu beğenmem deme ve yemek seçme hakkımız yoktu. Pazı, ıspanak, pırasa ve bakla... Öğürerek de olsa o tabak bitecek... Anneciğim de en güzel, en sağlıklı yemekleri ve makul aralıklarla kekimizi, kurabiyemizi pişirdi.

Neredeyse liseye gidene kadar haftada 1 adet çikolata alıp onu 5'e bölerdik. İlk hamburgerimi lisede yedim. 1 kutu kolayı tamamen bir içişte de sanırım üniversitede bitirmiştim. Ondan önce hep yarım...

Annem master hayatımın sonuna kadar her gün sağ olsun içi bol marullu sandviç hazırladı, yanına da bir meyve...

Falan da filan...

Ben de şimdi oğlumu öyle büyütüyorum, siz de öyle yapın olur mu?

İtiraf edeyim iş hayatıyla beraber biraz sapıttım. Hazır ürünler, dışarıda yemek, abur-cubura merak, hareketsiz saatler, yorgunluk, iş stresi kilo almama sebep oldu. Evlilik ve doğum sonrası iyice ipin ucu kaçtıydı. Neyse ki onu da kontrol ediyorum ve eski doğal yaşantıma dönmeye çalışıyorum çok şükür... Bildiğim ama uygulayamadığım, uygulamaya üşendiğim, unuttuğum, kolayıma gelen nice şey var.

Bu sene 10 kg verdim, kendime daha çok vakit ayırdım. Ruhumu besledim.

İlk makyajımı yaptığım günü hatırlıyorum da :)) Üniversite birinci sınıftaydım. İlk makyaj malzemem beyaz bir göz farı, rimel ve mavi bir göz farıydı. Denemek için sabırsızlanmış ve sürüp fakülteye gitmiştim. Ben arkadaşlarımdan "Aaa ne güzel olmuşsun" demelerini beklerken görenler "Ne oldu hasta mısın? " demiş, kimileri de sadece yüzüme bakmıştı anlamsız. Artık nereme nasıl bir boya sürdüysem hasta, yorgun ve komik görünüyordum :))

Epeyce bir sürede yapmadım makyaj. 

Sonra kulakları çınlasın, gözlerine bir hareketle kalem çeken, kirpiklerini tek tek ok gibi rimelleyen, koyu far nereye, açık far nereye sürülür bilen dostum bana da öğretti yavaş yavaş. 

Yine de çok makyaj yapmayı sevemedim. Hala da öyle...

Saçlarımı da üniversite son sınıfta mavi-siyah renge boyadım ilk olarak. Bir kere de düğünden önce. Sanırım arada bir ya da iki kez daha... Genelde kına yaktım. Şimdi onu da bıraktım, gri teller belirdi üç beş.

Hal böyleyken  kremlerim, nemlendiricilerim, losyonlarım, toniklerim, maskelerim olmadı. 

Ancak doğum, yaş ve yaşam koşulları cildimin ve saçlarımın tazeliğini etkiliyor doğal olarak. Sadece sağlıklı beslenme, temizlik, mutluluk yetmemeye başlıyor. Takviyelere gereksinim duyuyorsunuz zamanla. (Mutluluk ve huzurun da güzellik için çok gerekli olduğuna inanıyorum.) 

Ben de doğal çözümler üretmeye giriştim. Yıllardır uyguladıklarım ve yeni geliştirdiklerimle.

İşte bugün doğal cilt bakımı yöntemlerimi yazacaktım size ama çok konuştum ona sıra gelmedi...

Kızmayın ne olur. Bir sonraki postta yazacağım söz...

Sevgi, selam ve sağlıklar....

17 Aralık 2013

CANIM TÜRKİYEM KEKİ !!!!



Malzemeler:

*2 su bardağı tohumu İsrailden ithal buğday unu

*1,5 su bardağı Brezilya'dan ithal şeker pancarından zerr-i miskal lifi kalmadan rafine edilmiş toz şeker

* 2 adet GDO lu ve bol antibiyotikli  yemle beslenmiş, bir tesise tıkılmış, stresli tavuk yumurtası...

* 1 çay bardağı antibiyotikli yemle beslenmiş, menşei şüpheli inekten sağılan, hile, hurda katkı ile gram protein değeri kalmamış süt

* 1 çay bardağı şimdi son demlerini yaşayıp yarın Yunandan ithal edeceğimiz zeytinyağı

* 1 adet rendelenmiş tohumu Belçikadan meşhuur Beypazarı havucu...

* 1 yemek kaşığı GDO lu kakao

* 1 paket yabancı ülkelerin gelip yurdumuza kurduğu tesislerde üretilen kabartma tozu...

HEPSİNİ BİR GÜZEL ÇIRPIN AFİYETLE YİYİN...

YERLİ MALI HAFTAN KUTLU OLSUN TÜRKİYEM...

YİMEYİN GARİ... !!!

UYANIN, BİLİNÇLENİN!!!!!

25 Nisan 2013

HELAL GIDALAR ve GIDA TERÖRÜ...




Selamlar dostlarım. 

Her gün yeni bir haber ile gözümüzü açıyoruz şu günlerde. Hassas olanların gönül tellerine dokunan, bir yandan da yükünü tutmuş Dünya yansa umurunda olmayacakların zerre-i miskal kadar gündeminde olmayan konular... Bar bar bağırıp, çar çar çağıranlar... Alkış tutup, takdir edenler...

Gel gelelim bir konu var ki; sadece insan vicdanına bırakılamayacak kadar hassas. Kadın, erkek, ana, baba, çoluk-çocuk, Müslüman, Hristiyan, kel, kör.... tüm toplumu birebir etkileyen bir mesele. Sonuçları bazen anında, bazen yıllarla çıkıyor. Belki bir sonraki nesli bile etkiliyor.

Popüler deyimiyle "Gıda Terörü"

Gıda sektörü içinden gelen biri olarak bu konuda bildiklerimden sonra, basında çıkan haberlerden etkilenmemem mümkün değil. 

Firmalara güvensizlik had safhada. Sağlıklı beslenmek ve çocuğumu sağlıklı beslemek adına sürekli farklı alternatifler peşindeyim. Haa bu konuda "takıntılı bir manyak mısın?" derseniz tabii ki o kadar da evhamlı değilim. Ancak insanın yediklerinin tüm sağlığını ve yaşam biçimini, hatta fikirlerini bile etkilediğine inananlardanım. 

Kayınvalidemin meşhur deyimiyle at yiyen, at; domuz yiyen domuz gibi olur...

Göz göre göre, katkı maddeleri ile yapaylaştırılmış, içeriğinde bir öğütülmüş gömlek düğmesinin yer almadığı ne idüğü belirsiz şeyleri yemem de yedirmem de alimAllah. 

Aktif çalıştığım dönemlerde Gıda Güvenliği ve Gıda kalitesi üzerine epey tecrübem oldu. Bir çok denetim geçirdim, denetimlere gittim, sertifikalar aldım. Hatta bazıları çok büyük firmalardı. Şimdilerde de evden hazır bir çok ürüne giren katkı maddeleri üzerinde araştırmalar yapıyorum. Yani bir anne ve ev hanımı olmanın dışında Gıda sektörü konusunda 2-3 kelam edecek düzeye geldim sanırım. 

Sizlere tavsiyem hazır şeyleri çok tüketmemeye gayret edin. Bu günümüz koşullarında çok da olası değil, biliyorum. Onca dediğim şeye rağmen ben de tüketiyorum yeri geliyor. Çocuklarınızın bilhassa sınırlı tüketmelerine önem gösterin. En önemlisi de neyi tükettiğinizi bilin. Etiketleri okumayı öğrenin. 

Aldığınız ürünün kalite belgeli olması yüzde yüz olmasa bile bir nişan olsun sizin için. Geçerliliği ve bilimsel temeli olan bir çok denetim kurumu var başta TSE olmak üzere. Bunları araştırıp bu firmalardan belgeli olan ürünleri almaya özen gösterin. Hazır bir ürün satın almak istediğinizde en az katkı maddesi içereni alın. Örneğin puding alacaksanız sadesini tercih edin, çilekli ya da muzlusunu değil. Kokulu, renkli şeylerden uzak durun.

Falan filan çok detaylı ve uzun bir konu bu. Merak edenlere yazarım sonra ayrıntılı. 

Son zamanlarda bilhassa muhafazakar çevrelerce rağbet gören " HELAL GIDA" kavramını duyar oldum çokça. Geçenlerde bu konuyu araştırdım detaylı, Helal gıda sertifikasyonu yapan ve muhafazakar çevrelerin kabullendiği bir kuruluşun üst düzey sorumluları ile görüştüm geçenlerde uzun uzun. 

Anlattıkları çok ilgimi çekti. Açıkçası konuyu araştırmazdan evvel helal gıdayı genelde domuz eti ve türevi katkıları içermeyen gıdalar olarak algılamıştım. Ancak yaptığım araştırma ve görüşmem sonunda aslında farklı güzel noktalara da temas ettiklerini gördüm.

Görüştüğüm kişi  Gıda Üretimi konusunu sadece İslam fıkıhı, haram ve mekruh çerçevesinde değerlendirdiklerini ifade etti. İnancımıza göre de "helal" olan pis ve sağlığa zararlı olamaz değil mi?

Helal sertifikasyonu yapan kurumlar (ki TSE'de sertifika veriyor) bu konuyu biraz da ciddi bir vicdan meselesi yapmışlar. Helale haram, harama helal demenin ağır bir yükümlülük ve sorumluluk olduğunun bilincindeler. Umarım ballandıra ballandıra anlattıkları gibi titiz , detaylı ve kurallara uygun denetim yapıyorlardır. 

İslam inancına göre domuz eti hassas bir konu olduğu için aslında biraz bunun etrafında dönüyor çoğu kural, ama GDO, insan sağlığına zarar veren katkılar, süreçler vs. de denetleniyor. O nedenle et ve tavuk üreticileri daha bir detaylı inceleniyor ya da incelenmeli. Örneğin tavuk üretim tesislerinde elle tek tek kesim yapılıp, kameralarla detaylı inceleme yapılıyormuş. Ne kadar inanmak istesem de bu bana çok olası gelmedi maalesef. Günde binlerce belki daha fazla tavuğu tek tek kesmek bir hayli masraflı ve teferruatlı. Türkiyenin en büyük tavuk üretim çiftliğinde çok bilgilendirici bir gezi ve denetim esnasında görmüştüm makine ile kesimi. Ben gözümü kırpana kadar belki on tavuk kesiliyordu. 

Tarım ve Sağlık bakanlığının mevzuatı,  ISO 22000 Gıda Güvenliği Yönetim Sistemi ve diğer kalite sistemleri, GDO, katkı maddeleri gibi unsurları gözardı ediyor. Üretilen ürünün hijyen kurallarına uyması yeterli bu sistemlere göre. Helal Sertifikasyon ise bu noktayı da denetleme konuları içine alıyor; ama bu hangi kapsamlardadır, yöntem olarak bilimsel dayanakları nedir o konu biraz havada kalmış anladığım kadarıyla.

Helal Sertifikasyon şimdilik kaba hatlarıyla kulağa hoş geliyor teorik açıdan, ancak uygulamalar nasıldır, denetleyen kişiler  yine insan olduğu için ben yine de çok çok güvenip araştırmaktan vazgeçmeyin derim. Çiğ süt emdik neme lazım... :))

Bu konuda dikkatimi çeken bir diğer konu da muhafazakar olduğunu saklamayan, ortada bas bas ilan eden bir çok büyük firma hatta bunlar et, süt ve türevleri ürünleri ürettikleri halde bu belgeye neden sahip değiller? Acaba sertifikanın çok da bir hükmü mü yok mu? Ya da daha vahimi bu firmalar bu işin koşullarına aykırı mı üretim yapıyorlar. Tartışmaya çok açık bir  nokta bu.



Gelelim konuyu toparlamaya. Bilimsel terbiye almış, sektörü bilen, aklı başında, vizyonu geniş ve inançlı bir insan olarak yediğim ve yedirdiğim her besinde vicdanlı ellerden çıkmış, doğal, hijyenik, besleyici, saf, lezzetli, ekonomik vs vs unsurlara dikkat ediyorum. Her ürünü analiz edemeyeceğimize göre bize beyan edilenleri, etikette yazanları ya da satıcısının söylediklerini baz almak zorundayız. 

Tüketeceğim ürünü satın alırken, yukarıda saydığım kriterleri bana sağlayan her türlü destekleyici sisteme ISO, Helal sertifikasyon, Tarım Bakanlığının denetim Belgeleri  vs OK. diyorum. Ancak benim için hiçbiri tek başına yeterli değil. 

Evet bir ürün Gıda Güvenliği açısından sıfır riskli, yüzde yüz hijyenik olabilir ama içinde GDOlu soya varsa neyleyim ben onu. Ya da yüzde yüz heladir, tavuklar elle kesiliyordur ama bilinçsizce antibiyotik ve büyüme hormonu verilmişse napayım kesenin besmelesini....

Kısacası yine net bir çözüm ve gönül rahatlığı yok anlayacağınız. Yapacağımız kendi aklımızla, bilgimizle en temiz, en besleyici ve en doğalını bulmak. Tabii ekonomimiz çerçevesinde. Eh artık yerken de bir besmele çekersek helalinden sofradan kalkarız inşallah :))

Yediğimiz içtiğimizin şifasını bulmak ve ağız tadımızı kaybetmemek dileğiyle...


............................................................................................................

31.05.2012 TARİHLİ YAZIMIN GÜNCELLENMİŞ HALİDİR.

27 Kasım 2012

EKOLOJİK TARIM










En son ne zaman bir elma kurdu gördünüz? 

Ben görmeyeli çok oldu. Belki benim çocuklarım “Elmanın kurdu mu olur anneeee, kurtlar hayvanat bahçesinde yaşar... Yine çıldırdın sen.” diyecekler çocukluğumu onlara anlatırken. 
Ya da en son ne zaman “Ah yaz gelse de bol bol patlıcan alsak imam bayıldı, patlıcan oturtma, kızartma yapsak…” diye iç geçirip takvimlerde günleri saydınız…

Bunlar ne kadar eskide kaldı değil mi? 


Artık canımız domates istese yaz mı kış mı demeden alıveriyoruz marketlerden. Mango, kivi, avokado bizim manavda bile satılıyor.

Sulu sulu minnacıcık biberler yerlerini koskocaman yemyeşil plastik kadar diri biberlere bıraktılar çoktan. Tadı madı yok...


Zar gibi incecik, ferahlık kokan maydanozlar vardı eskiden, şimdi neredeyse bir maydanoz yaprağından sarma yapabileceksiniz…

Ne kadar değişti değil mi düzen? İlk zamanlar garip geliyordu, bizler de alıştık şimdi.

Cennet gibi bir ülkemiz var; yanlışlıkla bir zeytin çekirdeği düşse toprağa ona bile analık edecek kadar gönlü zengin ve bereketli topraklar. Sebzenin her türlüsüne meyvenin yedi sülalesine bağrını açar bu verimli ovalar…

Biz ne mi yapıyoruz? İşin kolayına kaçıyor, ekmiyor biçmiyoruz artık. İthal ediyoruz o boyalı oyalı hormonlu ve hatta GDO’lu sebzeyi, meyveyi, tohumu…


Çünkü büyüklerimiz desteklemiyor tarımı, çünkü eğitimsiz çiftçi, çünkü yol göstereni yok, destekleyeni yok… Ekip biçmek zor, zahmetli ve emeğinin karşılığını alamıyor köylü. İşin de kolayına kaçıveriyor bu nedenle köylü, satıp savıyor toprağı. Gidip marketten alıyor sonra elinin altındakini...Ben gözümle gördüm köyde köy bakkalından konserve salça alanı...

Avrupa, Amerika yıllarla birlikte artan hastalıklar, kanser, bozulan düzenin nedenini döktü ortaya. Yediklerimiz o kadar yapay ve o kadar lezzetsiz. Yarardan çok zarar. 

Eskiler; ninelerimiz, dedelerimiz gibi ekip biçmenin en doğru olduğunu yeniden keşfetti. Adına da Organik / Ekolojik / Biyolojik Tarım dedi.

Peki nedir bu ekolojik tarım?

Hatalı uygulamalar sonucu kaybolan doğal dengeyi yeniden kurmaya yönelik, insana ve çevreye dost üretim sistemlerini içeren tarımsal düzen. Esas olarak sentetik kimyasal tarım ilaçları, hormonlar ve mineral gübrelerin kullanımını yasaklaması yanında, organik ve yeşil gübreleme, münavebe, toprağın muhafazası, bitkinin direncinin arttırma, doğal düşmanlardan faydalanmayı tavsiye eden; bütün bu olanakların kapalı bir sistemde oluşturulmasını öneren, üretimde sadece miktar artışını değil aynı zamanda ürün kalitesinin de yükselmesini amaçlayan alternatif bir üretim şekli.

Avrupa’da tam anlamıyla ekolojik tarım 1972 li yıllarda başlamış olup yurdumuz 1992 yılında tam anlamıyla sertifikalı üretime güzel İzmir ile başlamıştır. Şöyle bir ilginç durum vardır ki yurdumuz verimli toprakları ve üretim kalitesi ile bir çok Avrupa ülkesine ihracat yapacak konuma gelmiştir; ancak ne yazık ki organik kurallar çerçevesinde üretilen ürünlerin neredeyse “hiç” kısmı Türkiye içinde tüketime sunulmaktadır. Türkiye bu konuda ihracatçı özelliğini korumaktadır. Son 5 yıl içinde organik ürünler yurt içi satışlarında piyasaya sunulmak üzere ithal edilmekte olup bu ülkelerin başında Fransa, İtalya ve Almanya gelmektedir. Ancak izlenen yollar geri çağırıldığında Türkiye’ nin bu ülkelere önemli ölçüde organik tarım ürünü ihraç ettiği bulunabilir. Yani bizim onlara yarı mamül olarak sattığımız yurdumuzun bağrından çıkan organik ürünleri tekrar onlarca liraya paketlenmiş olarak geri almaktayız…Çok garip…



Gelin beraber bu karmaşaya dur diyelim ve verimli toprak anamızı daha fazla ağlatmadan ne yapabiliriz onu belirleyelim…


Haydi kızlar tarıma :))

04 Haziran 2012

EVDE YOĞURT YAPIMI ve EVDE PEYNİR YAPIMI


Selamlar canım dostlarım;

Bir önceki yazımda size evde peynir yapımını anlatacaktım, anlatacaktım da ön yazıya öyle bir kaptırdım ki kendimi peynir yapımı bir diğer yazının konusu oldu. 

O zaman lafı uzatmadan girelim konuya. Burada da değindiğim gibi işlenmiş gıdalara güvensizlik had safhada olunca insan farklı alternatiflere yöneliyor. Bu aralar yetişebildiğim kadarıyla ekmeğimi kendim yapıyorum, yoğurdumu mayalıyorum. Dondurmamı, reçelimi keza. Kışlık bezelyelerimi ve enginarlarımı İzmir köy pazarından alıp dondurucuya attım bile. Daha sırada yapılacak epey şey var ilerleyen yaz günlerinde. Fırsat buldukça bu konulardan da bahsedeceğim size. Geçenlerde de evde peynir mayalamayı bir deneyeyim dedim. Size de anlatayım aşama aşama. Yoğurt mayalamanın püf noktaları da benzer olduğu için ikisini beraber anlatacağım.

Peynirinizi ya da yoğurdunuzu mayalayacağınız süt üzerinde konuşalım önce. Güvendiğiniz ve tükettiğiniz çiğ süt varsa eğer en makbulü budur. Ancak hijyeninden kesinlikle emin olmalısınız. Çünkü peynir mayalanırken süt sadece ısıtılıyor, kaynatılmıyor. Bu da mikrobiyal üreme için ucu pullu davetiye demek. Benim bu sefer böyle bir imkanım olmadığı için şişelenmiş günlük süt kullandım peynir için. İlk denemem olduğu için 1 litre süt ile peynir mayaladım. Yoğurt mayalarken süt kaynatılıyor.

Gelelim peynir yapma yöntemlerine; mikrobiyal enzim yani maya ve sirke kullanarak peynir yapılıyor. Ben mikrobiyal maya ile peynir mayaladım. Sirke ile mayalamayı henüz denemedim. Ancak aldığınız peynir mayasının mikrobiyal kökenli olmasına dikkat etmenizi salık verebilirim. Şirdenden de elde edilenler var ki orjini belirsiz. Her neyse internet üzerinden ArGe çalışmalarında kullanmak üzere satın aldığım mayayı kullandım ben. Merak edenlere detayını verebilirim sonra.

İlk olarak YOĞURT mayalamaktan bahsedelim. 

Önce sütünüzü sık bir tülbentten iki kere süzün temiz bir tencereye. Eğer çiğ sütten mayalayacaksanız yoğurdunuzu köpürerek kaynayana kadar ocakta tutun. Arada delikli süzgeçle köpükleri toplayın. Eğer şişelenmiş günlük süt kullanacaksanız üzerindeki kaymağımsı tabakanın oynamaya başlaması yeterli. Yoğurdu mayalayacağınız kaba sıcak sütü boşaltın. Ben İzmir'den aldığım çömlek kaba mayalıyorum. Süt ılınıp, yoğurt mayalama ısısına gelene kadar      -yaklaşık 45-48 derece, ya da küçük parmağınızı süte daldırdığınız zaman ısıran ama yakmayan ısı.-   bekleyin. Sonra oda ısısında olan ve bir önceki mayalamanızdan kalan mayalık diye ayırdığınız yoğurttan her 1 kg süt için 1 yemek kaşığını bir çay bardağına ayırın. Hazır yoğurt ya da prebiyotik yoğurtları da maya olarak kullanabilirsiniz. Ilınan sütten çay bardağına alın ve ayran kıvamına gelene kadar çırpın yoğurtla sütü. Karışımı kabınıza  dökün. Hafifçe karıştırarak her yere düzgün yayılmasını sağlayın.  
Fırınınızı 50 dereceye ısıtın ve kabınızı fırının içine kapağı açık olarak koyun ve ağzına bir tülbent örtün. Böylece buharlaşma olacağı için taş gibi yoğurdunuz olacaktır. Etrafını ve üstüne yine havlular ile sarın. 4-5 saat kabınızın çeperleri soğuyana kadar bekleyin. Çömlek kabın ısı iletimi iyi olduğu için uzun süre sıcaklığı muhafaza ediyor ve mayalanma süresi bazen 6 saate kadar çıkabiliyor. Süre sonunda kabı fırından çıkararak üzerine 5-6 katlı kağıt havlu serin. Kağıt havlunun bir ucunu bir kabın içine sarkıtın. 1 saat sonra fazla suyun kağıt havlu tarafından emildiğini göreceksiniz. Son olarak kabınızı ağzı kapalı olarak 3-4 saat buzdolabında bekletin. Mandıra usulü taş gibi çömlek yoğurdunuz hazır... Afiyet olsun.


Sıra PEYNİR yapımında...

Yine ilk olarak sütünüzü sık bir tülbentten iki kere süzün temiz bir tencereye.  Sütü, yoğurt mayalama ısısına gelene kadar      -yaklaşık 45-48 derece, ya da küçük parmağınızı süte daldırdığınız zaman ısıran ama yakmayan ısı.-   ısıtın. Sonra oda ısısında olan satın aldığınız mikrobiyal mayanızdan bir çay kaşığı kadar alıp oda ısısında 1/4 çay bardağı yoğurda katın. (Ben evde mayaladığım yoğurdu kullandım. Hazır yoğurt da olur. Hatta temiz içme suyu da olabilir.) Yoğurt peynir mayası karışımını homojen hale gelene kadar karıştırın. Sonra ısıttığınız süt ile de seyreltip tencereye bu karışımı dökün. Hafifçe karıştırarak her yere düzgün yayılmasını sağlayın. 
Yoğurt mayalarken kullandığımız inkübasyon yöntemini burada da kullanacağız, fırınınızı 50 dereceye ısıtın ve tencerenizi fırının içine kapağı açık olarak koyun ve ağzına bir tülbent örtün. Böylece buharlaşma olacağı için sert peyniriniz olur. Etrafını ve üstüne yine havlular ile sarın. 3 saat genelde yeterli oluyor. Süre sonunda parmağınızı tencereye daldırdığınız zaman parmakta hiç bulaşık olmamalı. Yeterli kıvama gelince tenceredeki kesilmiş ve süzme yoğurt kıvamındaki peyniri temiz bir tülbentin içine olduğu gibi boşaltın. Tülbenti burarak içindeki topağı iyice sıkıştırın. 






Şekilde gördüğünüz gibi tülbenti bir süzgü içine koyun. Süzgüyü bir kabın içine oturtun. Tülbentin üzerine ağırlık yapacak bir şeyler koyun. Ben içi su dolu kavanoz kullandım. İsterseniz bir yere asıp, sonra da baskı uygulayabilirsiniz. Bu şekilde 1 gece boyu buzdolabında beklettim. Ertesi gün baskıyı kaldırdığımda aşağıdaki şekildeki gibi bir peynir topağı beni bekliyordu :))





Bir tencereye temiz içme suyu koyup üzerine bir avuç kalın tuz ya da kaya tuzu koyarak, suyu kaynatın. Kaynayan suyun içine tülbentinden çıkarmadan peynir topağını koyun ve 10 dk kaynatın. Sonra tekrar baskı ile suyunu ikinci kere süzdürün.. Bu sefer 2-3 saat yeterli. 





Evet sonunda bir topan ev yapımı, taze, mis gibi bir peynirim oldu. Bir kap içine aldığınız peynirinizin üstüne, kaynamış soğumuş temiz içme suyu ve bir yemek kaşığı kalın tuz atın. Ağzı kapalı olarak saklayın. Dilediğiniz kadarını kesip tüketebilirsiniz.

Taze peynir tüketmek bazen içeriğindeki brusella cinsi bakteriler nedeniyle tehlikeli olabiliyor çoğu zaman. Bir süre yaklaşık, 2-3 ay kadar olgunlaşması için beklemek gerek. Aman dikkat. Bu yöntemde kaynama işlemi olduğu için güvenle beklemeden tüketebilirsiniz, afiyet olsun...

EVDE TEREYAĞI YAPIMI İÇİN TIKLAYABİLİRSİNİZ...

NEFİS TURŞULARIMDAN SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYABİLİRSİNİZ...

31 Mayıs 2012

HELAL GIDALAR ve EVDE PEYNİR YAPIMI



Selamlar dostlarım. 

Her gün yeni bir haber ile gözümüzü açıyoruz şu günlerde. Yok efendim kürtajdı, ıvırdı zıvırdı...Bırakalım her konuda fikir beyan edip kafaları karıştırmayı, en iyisi her konuyu üstatları çözsün. Ya da bazen insanları özgür bırakmalı... Dayatmalar, baskı, geçici çözümler hep. Kalıcı ve toplumları müreffeh kılacak olan ise insanlara Allah'ın bahşettiği akıllarıyla, gerçeği ve doğruyu bulmayı öğretmek. Bu düsturla bakabileceğimiz sayıda, temiz dimağlı, dürüst, haksever, adil, vicdanlı...nesiller yetiştirmek. Doğrunun vicdanlar da muhasebesini yapalım biz; inançlarımız, aklımız ve bilimsel gerçekler ışığında...

Gel gelelim ki bir konu var ve sadece insan vicdanına bırakılamayacak kadar hassas. Kadın, erkek, ana, baba, çoluk-çocuk, Müslüman, Hristiyan, kel, kör.... tüm toplumu birebir etkileyen bir mesele. Sonuçları bazen anında, bazen yıllarla çıkıyor. Belki bir sonraki nesli bile etkiliyor.

Popüler deyimiyle "Gıda Terörü"... 

İşin içinden gelen biri olarak bu konuda bildiklerimden sonra basında çıkan haberlerden etkilenmemem mümkün değil. Firmalara güvensizlik had safhada. Sağlıklı beslenmek ve çocuğumu sağlıklı beslemek adına sürekli farklı alternatifler peşindeyim. Haa bu konuda "takıntılı bir manyak mısın?" derseniz tabii ki o kadar da evhamlı değilim. Ancak insanın yediklerinin tüm sağlığını ve yaşam biçimini, hatta fikirlerini bile etkilediğine inananlardanım. Kayınvalidemin meşhur deyimiyle at yiyen, at; domuz yiyen domuz gibi olur... :) Göz göre göre, katkı maddeleri ile yapaylaştırılmış, içeriğinde bir öğütülmüş gömlek düğmesinin yer almadığı ne idüğü belirsiz şeyleri yemem de yedirmem de alimAllah. 

Aktif çalıştığım dönemlerde Gıda Güvenliği ve Gıda kalitesi üzerine epey tecrübem oldu. Bir çok denetim geçirdim, denetimlere gittim, sertifikalar aldım. Hatta bazıları çok büyük firmalardı. Şimdilerde de evden hazır bir çok ürüne giren katkı maddeleri üzerinde araştırmalar yapıyorum. Yani bir anne ve ev hanımı olmanın dışında 2-3 kelam edecek düzeye geldim sanırım. 

Sizlere tavsiyem hazır şeyleri çok tüketmemeye gayret edin. Bu günümüz koşullarında çok da olası değil, biliyorum. Onca dediğim şeye rağmen ben de tüketiyorum yeri geliyor. Çocuklarınızın bilhassa sınırlı tüketmelerine önem gösterin. En önemlisi de neyi tükettiğinizi bilin. Etiketleri okumayı öğrenin. 

Aldığınız ürünün kalite belgeli olması yüzde yüz olmasa bile bir nişan olsun sizin için. Geçerliliği ve bilimsel temeli olan bir çok denetim kurumu var başta TSE olmak üzere. Bunları araştırıp bu firmalardan belgeli olan ürünleri almaya özen gösterin. Hazır bir ürün satın almak istediğinizde min. katkı maddesi içereni alın. Örneğin puding alacaksanız sadesini tercih edin, çilekli ya da muzlusunu değil.

Falan filan çok detaylı ve uzun bir konu bu. Merak edenlere yazarım sonra ayrıntılı. 

Son zamanlarda bilhassa muhafazakar çevrelerce rağbet gören " HELAL GIDA" kavramını duyar oldum çokça. Geçenlerde bu konuyu araştırdım detaylı, hatta helal gıda sertifikasyonu yapan bir kuruluşun üst düzey sorumluları ile görüştüm uzun uzun. Anlattıkları çok ilgimi çekti. Açıkçası konuyu araştırmazdan evvel helal gıdayı genelde domuz eti ve türevi katkıları içermeyen gıdalar olarak algılamıştım. Ancak yaptığım araştırma ve görüşmem sonunda aslında farklı güzel noktalara da temas ettiklerini gördüm. Görüştüğüm kişi her ne kadar sadece İslam fıkıhı, haram ve mekruh çerçevesinde konuya bakıp öyle değerlendiriyorlarsa da ben onun anlattıklarını farklı farklı açılardan ele alarak, gıda kalitesini, hijyenini bildiğim ve bir biyolog olduğum için güzel açılımlar yakaladım. Sonuçta benim inancıma göre de "helal" olan pis ve sağlığa zararlı olamaz. Helal sertifikasyonu yapan kurumlar (ki TSE'de sertifika veriyor) bu konuyu biraz da ciddi bir vicdan meselesi yapmışlar. Helale haram, harama helal demenin ağır bir yükümlülük ve sorumluluk olduğunun bilincindeler. Umarım ballandıra ballandıra anlattıkları gibi titiz , detaylı ve kurallara uygun denetim yapıyorlardır. 

İslam inancına göre domuz eti hassas bir konu olduğu için aslında biraz bunun etrafında dönüyor çoğu kural, ama GDO, insan sağlığına zarar veren katkılar, süreçler vs. de denetleniyor. İsteyen bu konuyu detaylı araştırabilir. O nedenle et ve tavuk üreticileri daha bir detaylı inceleniyor ya da incelenmeli. Örneğin tavuk üretim tesislerinde elle tek tek kesim yapılıp, kameralarla detaylı inceleme yapılıyormuş. Ne kadar inanmak istesem de bu bana çok olası gelmedi maalesef. Günde binlerce belki daha fazla tavuğu tek tek kesmek bir hayli masraflı ve teferruatlı. Türkiyenin en büyük tavuk üretim çiftliğinde çok bilgilendirici bir gezi ve denetim esnasında görmüştüm makine ile kesimi. Ben gözümü kırpana kadar belki on tavuk kesiliyordu. 


Bildiğim kadarıyla ki neredeyse eminim Tarım ve Sağlık bakanlığının mevzuatı ve rutin denetimleri dışında; ISO 22000 Gıda Güvenliği Yönetim Sistemi ve diğer kalite sistemleri, GDO, katkı maddeleri gibi unsurları gözardı ediyor. Üretilen ürünün hijyen kurallarına uyması yeterli bu sistemlere göre. Helal Sertifikasyon ise bu noktayı da denetleme konuları içine alıyor; ama bu hangi kapsamlardadır tam bilemiyorum.

Helal Sertifikasyon şimdilik kaba hatlarıyla kulağa hoş geliyor teorik açıdan, ancak uygulamalar nasıldır, denetleyen kişiler  yine insan olduğu için ben yine de çok çok güvenip araştırmaktan vazgeçmeyin derim. Çiğ süt emdik neme lazım... :))

Bu konuda dikkatimi çeken bir diğer konu da muhafazakar olduğunu saklamayan, ortada bas bas ilan eden bir çok büyük firma hatta bunlar et, süt ve türevleri ürünleri ürettikleri halde bu belgeye neden sahip değiller? Acaba sertifikanın çok da bir hükmü mü yok mu? Ya da daha vahimi bu firmalar bu işin koşullarına aykırı mı üretim yapıyorlar. Tartışmaya çok açık bir  nokta bu.


Gelelim konuyu toparlamaya. Bilimsel terbiye almış, sektörü bilen, aklı başında, vizyonu geniş ve inançlı bir insan olarak yediğim ve yedirdiğim her besinde vicdanlı ellerden çıkmış, doğal, hijyenik, besleyici, saf, lezzetli, ekonomik vs vs unsurlara dikkat ediyorum. Her ürünü analiz edemeyeceğimize göre bize beyan edilenleri, etikette yazanları ya da satıcısının söylediklerini baz almak zorundayız. 

Tüketeceğim ürünü satın alırken, yukarıda saydığım kriterleri bana sağlayan her türlü destekleyici sisteme ISO, Helal sertifikasyon, Tarım Bakanlığının denetim Belgeleri  vs OK. diyorum. Ancak benim için hiçbiri tek başına yeterli değil. Evet bir ürün Gıda Güvenliği açısından sıfır riskli, yüzde yüz hijyenik olabilir ama içinde GDOlu soya varsa neyleyim ben onu. Ya da yüzde yüz heladir, tavuklar elle kesiliyordur ama bilinçsizce antibiyotik ve büyüme hormonu verilmişse napayım kesenin besmelesini....


OOO ne çok da konuştum. Ben aslında size evde nasıl peynir yaptığımı anlatacaktım. Neyse o da bir sonraki yazıya. 

Sağlıklı günler dilerim...

08 Şubat 2009

ELMA SİRKEM

Duydum ki elma sirkesi çok faydalıymış.



Vücuttaki toksinlerin atılmasından tutun da karaciğer yağlarının parçalanmasına kadar bir sürü işe yarıyormuş.







Eee mevsim de elma mevsimi. Elma bulmak kolay.



Böyle işlere meraklı biri gerekli; o da var :))


Sonra yardımsever bir anne...


Güzel fotoğraflarla süslenecek üç haftalık "elma sirkesi" serüvenine hoş geldiniizz...
Şimdi size nasıl yapıldığını anlatayım. Tarif rahmetli anneannemden....


Önce iri güzel bir kaç elmayı bol suyla yıkayıp iyice temizleyin.
Geniş ağızlı derinliği az olan bir cam kabı da kaynar suyla yıkayıp kurutun.
Sonra elmaları rendeleyin ve kabın içine koyun.
Üzerine 2 kesme şeker ve 1 su bardağı kaynayıp soğutulmuş su koyun.
Kabın ağzına temiz bir tülbent koyup loş bir yerde bekletin.
Günde bir kere karıştırın....
Devamını beraber göreceğiz...
Ben şimdiden sirkemin olacağı günü dört gözle bekliyorum..
Şifa niyetine, yarasın...

15 Ocak 2007

PİLAV YEDİM TAŞ ÇIKTI... EMİNE BEDER'İN İÇ PİLAVI




Merhaba;

Konusu özenle seçildiği her halinden belli olan yeni bir #YE# etkinliğinde bir arada olmak çok hoş. Yaban güllerini bu yüzden severim ben. Güzel kokusu etrafına bir sürü çalışkan arıyı toplar...

Pirinç denilince benim aklıma bembeyaz pilav geliyor . E onu da çok bilindik bir tarif olması yüzünden es geçtim. Ne hazırlamalıyım, ne hazırlamalıyım derken Osmanlı Mutfağına has olan biraz ağır olduğunu düşündüğüm "iç pilavı" denemeye karar verdim. Tarif Emine Beder'e ait. Yapması benden... Eee takdir de sizden...


Malzemeler:

- 1 orta boy soğan
- 2 su bardağı pirinç
- 2.5 su bardağı et suyu
- 1/2 çay bardağı sıvı yağ (pilav için)
- 1/2 çay bardağı sıvı yağ (fıstıklar ve ciğer için)
- 250 gr kuzu ciğeri
- 1 çorba kaşığı kuş üzümü
- 1 çorba kaşığı çamfıstığı
- 1/2 demet dereotu
- Karabiber, tarçın, yenibahar (1' er çay kaşığı)
- 2 tatlı kaşığı şeker
- Tuz
- 1/4 limon suyu

Yapılışı:

Pirinçleri ılık, limonlu ve tuzlu suda 30 dk bekletin. Bir tava içine sıvı yağ (zeytin yağı kullandım) alıp, çam fıstıklarını hafifçe pembeleşene kadar kavuralım. Fıstıkları yağdan delikli bir kepçe yardımıyla alalım. Aynı tavaya minik minik doğranmış ciğerleri alalım ve yumuşayana kadar kavuralım. sonra delikli bir kepçeyle alıp bekletelim. Başka bir tencereye pilav için kullanacağımız sıvı yağı (mısır özü kullandım) alıp, küp doğranmış soğanları ekleyerek pembeleşene kadar kavuralım. Pirinçleri süzüp onları da ekleyerek kavurmaya devam edelim. Kuş üzümünü, çam fıstıklarını, şekeri, sıcak et suyunu ekleyip tuz miktarını ayarlayalım. Kısık ateşte pirinçler suyunu çekene dek pişirelim. Pişen pilavı ateşten almadan önce ciğerleri, baharatları ve kıyılmış dereotunu  ekleyerek karıştıralım. Pilav 15-20 dk demlendikten sonra servis yapabiliriz.

Afiyet olsun...


Görüşmek üzere, mutlulukla kalın...
------------------------------------------------------------------------------------

11 Ocak 2007

PORTAKALLI KEREVİZ VE OCAK AYI AMA BEN NEDEN ÜŞÜMÜYORUM?








Merhaba sevgili dostlarım.

Ne ilginç değil mi? Kış sebzeleri tarifleri ekliyoruz bloglarımıza durmadan ama ortada ne kar var, ne yağmur, ne de üşüten fırtınalar. Oysa aylardan Ocak ve onu da neredeyse yarılamak üzereyiz.

Kendi küçük dünyamızda seviniyoruz belki de buna. Oh oh bu sene az üşüdüm, güneşli havalarda gezdim diye. Sadece Türkiye değil bütün dünyada sıcaklık normalin üstünde. Avusturya'dan Arkadaşım Ka. de oralarda havaların inanılmaz sıcak gittiğini söylüyordu geçen gün. Ancak emin olun ki ne Kutup Ayıları, ne Alaska Ren Geyikleri ne de Mavi Balinalar böyle sevinmiyor.


Umarım yapabileceğimiz bir şeyler vardır ve bunların farkında oluruz. Daha da önemlisi elimizden geleni yapabiliriz.

Kerevizin ne tadını ne de kokusunu çok sevmiyorum aslında. Hatta babaannem "Çocukluğumda sırf kereviz kokusunu derin derin koklamak için manavların arka sokaklarında sıralandığı Menemen'in meşhur "Taş Hanı'na" uğrardım her fırsatta. " dediğini duydunca kıkır kıkır gülmüştük sevgili kardeşlerim Pı. ve On. ile. Kerevizin kokusu mu ıyyyy diye.

Geçenlerde ziyaretine gidince Ze. yengemde yedim. Ben nezaket icabı minik bir tabak almıştım; ama o kadar lezzetli olmuş ki dayanamadım ve bir tabak daha istedim.

Sonra anneme de söyledim evde denemesi için. Tarif, aşçılık anneme ait. Ben sadece fotoğrafladım, kalori tablosunu düzenledim ve tabii ki oturup bir güzel yedim.

Malzemeler:

- 5 orta boy kereviz
- 3 kuru soğan
- 2 kerevizin yeşil yaprakları
- 1 çay bardağı zeytin yağı
- 1/4 limonun suyu
- 1 çay bardağı portakal suyu
- 1 yemek kaşığı pudra şekeri
- 1 çay kaşığı tuz

Yapılışı:

Kerevizlerin kabuklarını derin olarak soyup iri iri dilimleyin. Limonlu suda bir süre bekletin. Tencerede ince ince doğradığınız soğanları zeytinyağının yarısı ile kavurun. Üzerine limon suyunda beklettiğiniz ve suyunu süzdüğünüz kerevizleri ekleyin. Kereviz yapraklarını, tuzu, şekeri, portakal suyunu ve zeytinyağının geri kalanını ekleyelip ağır ateşte pişirin. Soğuduktan sonra cam veya porselen bir kaba alıp, soğuk olarak servis yapın.

Afiyet olsun size şimdiden.



BİR BAŞKA PORTAKALLI KEREVİZ TARİFİ İSE BURADA 


------------------------------------------------------------------------------------




25 Aralık 2006

SİZ HİÇ BİR MENEMENLİ ELİNDEN MENEMEN YEDİNİZ Mİ?








Merhaba;

Sıkıcı, yorucu, boğucu günler geride kaldı artık. Mutfağa girdim nihayet ve favori yemeklerimden Menemen yemeğini pişirdim. E tabi tahmin edersiniz ki evde 3 domates, 2 soğan falan kalınca insanın aklına başka alternatif gelmiyor. Hele bir de benim gibi kolu kanadı kırık bir ruh halinde iseniz...

Her evde pişirilir Menemen yemeği hemen hemen. Hatta bazen Melemen diye yanlış olarak da telafuz edildiği oluyor. Türk Dil Kurumu yazım sözlüğünde de aradım, ben yanılmıyorum Menemen diye geçiyor orada da yemeğin adı.

Bu yemeği babaannem çok güzel yapıyor. Sırrını da kimselere vermiyordu. Ama annem öğrenmiş geçenlerde. Yemeğe konulan sebzeler mümkün olduğunca iri iri doğranacakmış. Böyle deneyin gerçekten nefis oluyor. Yıllardır kuşaktan kuşağa, kulaktan kulağa fısıltıyla yayılan büyük sır buymuş. Ben artık böyle deniyorum ve sonuç çok güzel oluyor...

Bu sefer biraz değişiklik yaptım tarifte. Aşağıda farklı renkle yazdığım malzemeleri bu sefer değişiklik olsun diye koydum. Orjinal tarifi de aşağıda bulabilirsiniz...


Malzemeler:


- 3 adet olgun domates
- 2 adet sivri biber
- 1 adet dolmalık biber
- 2 adet kuru soğan
- 2 dal taze soğan
- 3 -4 diş sarımsak
- 1 yemek kaşığı tatlı biber salçası
- 4 yumurta
- 1 kahve fincanı zeytinyağı
- Tuz
- Karabiber
- Kekik
- Nane
- Pul biber

Yapılışı:

Öncelikle bol suyla yıkayıp temizlediğiniz sebzeleri mümkün olduğunca iri iri doğrayın. Genişçe bir tavaya zeytinyağını alın. Yağ hafifçe ısındıktan sonra taze ve kuru soğanları ekleyin. Soğanlar pembeleşmeden sarımsakları ekleyin. Bir iki çevirdikten sonra biber salçasını ekleyin. Salça homojen olarak tavaya yayıldıktan sonra biber (sivri, dolmalık) ve domatesleri ekleyin. 5 dk karıştırarak pişirdikten sonra, tavanın kapağını kapatın ve 10 dk sebzeler suyunu salana kadar bekleyin. Domatesler suyunu salıp çekmeye dönerken yumurtaları kırın ve hafif karıştırarak yumurta sarılarını dağıtın. Ocaktan almadan üzerine tuz ve diğer baharatları serpin.

Afiyet olsun...


------------------------------------------------------------------------------------


Not:


-Sebzeleri iri iri doğrayın ve soğanların çok kavrulmamasına dikkat edin.


07 Kasım 2006

HAVUÇLU KUZU ISPANAK




Kış mevsiminin en sevdiğim sebzelerindendir ıspanak. Aslında küçükken hiç sevmez ve yememek için anneme binbir bahane uydururdum. Ama sonradan çok sevmeye başladım. Özellikle de size aşağıda tarifini vereceğim havuçlu yemeğini.

Size bahsetmişmiydim bilmiyorum ben uzman biyoloğum ve şu an gıda ürünlerinin geliştirilmesi üzerine çalışmalar yapıyorum. Bundan böyle yemek tariflerimin altına bazı öğretici basit notlar da eklemek istiyorum. Bunu zamanla daha kullanışlı hale gelecek şekilde düzenlemeyi de düşünüyorum...


Malzemeler:

-1 kg taze kuzu ıspanak (Minik ve taze ıspanak olmalı. Bu tip ıspanak Menemen / İzmir ıspanağı diye satılıyor Salı pazarında ve İstanbul'da ki diğer semt pazarlarında)

-1 orta boy kuru soğan

-1 büyük havuç

-1 kahve fincanı pirinç

-1 kahve fincanı zeytinyağı

-Tuz


Yapılışı:

Zeytinyağını, yemeği pişireceğiniz tencereye alın ve minik minik doğradığınız soğanları ekleyin. Soğanlar tam ölmeden rendelediğiniz havucu ileve edin ve havuçlar yağa renk salana kadar kavurun. (*)

Yıkadığınız kuzu ıspanağı parçalara bölmeden (*) tencereye koyun ve tencerenin kapağını kapatarak ıspanak yumuşayana kadar orta ateşte, kapağını açmadan pişirin. Ispanak yumuşamaya dönünce pirinci ve tuzunu ilave edin. 15 dk daha ağzı kapalı olarak ateşte tuttuktan sonra altını kapatın.

Havuçlu kuzu ıspanağınız hazır... Canınız nasıl yemek istiyorsa öyle yiyin. Ben üzerine nane yaprakları ve domates doğranmış yoğurtla yemeyi seviyorum...

Afiyet olsun...

------------------------------------------------------------------------------------


Not:

-(*) Havuç beta-karoten adı verilen maddece zengindir.Ayrıca bol miktarda D ve E vitamini ihtiva eder. Bu vitaminler yağda çözünme özelliği taşıdıklarından havuç gibi sebzeleri yemeklerinize koyarken önce biraz sıvı yağda rengini salana kadar kavurmalısınız.

-Ispanak gibi yeşil yapraklı sebzeleri mümkün olduğunca doğramamaya çalışın. Çünkü içerdikleri C vitamini çok çabuk okside olmaktadır.