Ruh Halim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ruh Halim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2016

HER SEVGİNİN BİR HİKAYESİ VARDIR...




Gelenek edindiğim üzere yine yazıyorum aynı yazıyı...
Bugün evlilik teklifi almamın üzerinden tam 6 yıl geçti.
Yaşıtım bir çok genç kızın yaşadığı gibi 14 Şubat' ta evlilik teklifi aldım ben de :))

Aslında bu altı yıl içinde hayatımda ne kadar çok şey başladı ve bir o kadar şey de bitti...
En başından başlamalıyım belki de anlatmaya...
Genç kızlığın o ilk hülyalı yıllarında bir sürü hayaller peşinde koşardım. Pembenin elli tonu 💕 Bambaşka, daldan dala hayaller. Hepsini anlatmayayım da konumuz ile ilgili olanı seçeyim bari sizin için..
Ömrümü, sevgimi armağan edeceğim, seveceğim ve sevdiğinden bir an bile şüphe etmeyeceğim bir adam çıkacaktı karşıma evvela.
Onunla tanışma hikayemiz türlü türlüydü. İlle de masalsı gerçeküstü ama...
Bir at sırtında karşılaşmalıydım onunla. Dağ bayır gezerken yolunu kaybetmiş bizim yakışıklı da at üstünde. Ben ona kaybettiği yolunu tarif edecektim, o da bana yıllardır sevilmemekten yosun tutmuş kalbimi yıkayacak güneşini verecekti...
Ya da balık avlamaktan dönerken yorgun sandalımı onarmama yardım eden bir balıkçı olacaktı kalbimin sahibi... Dünyanın kahpeliğine inanmış, yaşamın özünü denizlerde, sakin limanlarda bulmuş bir balıkçı... O benim sandalımı onaracaktı, ben de onun aşka inanmayan kalbini...
Bir Zeytindağlı çoban hikayem var ki ona hiç girmeyeyim. Annem bile inanıp ağzımdan "Zeytindağ" çıkmasını yasaklar olmuştu o yıllarda.smile ifade simgesi Yan gözle bile minibüslerine baktırmıyordu billahi. Zeytindağ Bergama'ya bağlı bir minik Ege kasabasıdır. Çandarlı körfezinin tüm güzelliğini tepeden sakince seyreder durur. Taa evlendikten sonra eşimle bir görmeye gittim, gerçekten çobanı var mıdır diye :)) Çobanını bilmem ama 5kg kasap sucuğu aldık geçenlerde 😀
Üniversite, master yılları bitti. İyileşmiş ancak yaşanılan hüzünleri unutmamış, "gerçek" aşkı arayan kalbimle bir başıma kalakaldım...İş hayatına atılınca hayat koşturmacası beni hayallerden uzaklaştırmadı, tam tersine daha da sıkı sarıldım hepsine... Atlıyı da, balıkçıyı da, çobanı da unutmadım...
Sonra ne mi oldu, gittim hiç bir genç kızın tabii ki hayalini kurmadığı gibi, klasik, dümdüz ve hiç bir aşk romanında yazmadığı şekilde çalıştığım şirkette, çalışma arkadaşıma aşık oldum. :))
Onu çok sevdim...
Onda biraz gezgin atlıyı, biraz boş vermiş balıkçıyı, biraz da aşkını dağlarda arayan şy bizim Zeytindağlı çobanı gördüm... Ve benim bile hayal edemediğim yüzlerce güzel şeyi...
Evlendik, el ele, gönül gönüle verdik...
İşte hayallerimde bu yüreği de bileği kadar güçlü delikanlıyı tanıyıp bir yuva kurduktan sonra sıra miniş ve tatlı bir bebeğe geliyordu. Gürbüz, mis kokulu, tatlı bir bebeğimiz olacağını hayal ederdim...
Ancak şimdi dönüp bakıyorum ki bir bebek olduktan sonrasını hiç hayal etmemişim. Bende son sahne mutlu anne, gururlu baba ve kucakta nur topu gibi bir bebek. Hiç devamını kurmamışım o ilk gençlik yıllarımda.Keşke kursaymışım devamını da.
Çocuk sahibi olmak dünyanın en güzel şeyi belki de... Güzelliklerini yaşayan herkes bilir. Ancak şöyle de bir gerçek var ki; çocuk dediğin yüze inen bir Osmanlı tokadı gibi. Şrakk diye şaklayarak adamı hayal dünyasından gerçek aleme bir anda döndürüverir...
smile ifade simgesi
Selametle canlar.....

12 Eylül 2015

NE GARİP BİR MEMLEKET OLDUK BİZ

Biz ne garip memleket olduk.

Son iki aydır yaşanan kalleşliğe söylenecek laf çok. Neresinden tutsanız elinizde kalan bir kokuşmuşluk... Yürek ağrısı...

Ben şimdi başka bir konu hakkında yazmak istiyorum...

Hani bugün yağmur yağdı da "Bir sengine tüm Acem mülkünün feda" olduğu koskoca İstanbul'u seller aldı ya...

Elin Avrupalı'sı, Amerikalı'sı mevsimleri mevsim gibi yaşıyor azizim...

Sonbahar gelince, evinin arka bahçesindeki koyu gölgelikli ağaçların, yemyeşil yapraklarından süzülen yağmur damlalarını seyrediyor.

Elinde bir fincan böğürtlen çayı. O böğürtleni de ailecek yaptığı bisikletli pazar gezisinde, sepetini alıp evine giden yol üstünden topluyor.

Evinin yolu üstünde kendiliğinden yetişmiş, "bilmemne büyükşehir" belediyesince peyzaj mimarisi adı altında yabanıl hayatın içine eden yöntemlerle sökülmemiş böğürtlen çalıları, "nut" ağaççıkları dolu. Topluyor, reçelini yapıyor bolca.

Şıpırdayan yağmur damlalarının sesiyle huzurla kuruluyor koltuğuna rengarenk yünlerle örüyor işte bir şeyler, sonbahar geldi ya.

Bizde ne huzur, ne romantizm ne de gelen mevsimin güzelliklerini yaşamak kaldı en basitinden...

Bir yağmur yağdı mı trafik, karmaşa... Ortalık taşan kanalizasyonlardan gelen afedersiniz şey kokusuyla doluyor. Anladınız işte üç harfli...

İşten dönen, trafikte bezmiş insanlar yorgun, dalgın, bıkmış Dinlenecek de keyfi gelecek de romantizm yaşansın...

Bir başkası kan ağlarken gülemiyor insan, memleket vatan haini ve ona uyan hain-oğlu hainlerle dolu. Gencecik insanlar ölüyor, her yürekte kan...

İşte bize düşen de bu ülkece... En basit mutluluklar, huzur, güzellikleri hissetmek çok bize...

Velhasıl-ı kelam hepimiz şahidiz, hepimiz şehit...

Nilar Acaroğlu GÖK

19 Mart 2013

CEVİZLİ SUCUK...



İnsanoğlu doğan her yeni günde neler neler yaşıyor. 

Yenileniyor, tazeleniyor, öğreniyor.

Doğru sandığının, arkasına sığındıklarının yanlış ve yalan olduğunu görüyor. Korktuğu başına geliyor. Yapmam dediğini yapıyor. Başkasında güldüğüne, kendinde ağlıyor; evvelden ağladığına gün geliyor gülüyor. 
Kaybettiklerine üzülüp, kazandıklarını kar sayıyor. Yiyiyor, içiyor, çalıp, söylüyor.

Kin güdüyor, gönülden seviyor. Değer veriyor, hiçe sayıyor.

Kalpler kırıyor, gönüllere taht kuruyor. 

"Bir" iken "hiç" oluyor...

Üç günlük yalan dünya dedikleri bu olsa gerek. 

Üzmeden, üzülmeden; kırmadan, kırılmadan; çokça severek, biraz da sevilerek geçirmek gerek.

Uzun zamandır yazılmayı bekleyen CEVİZLİ SUCUK tarifimin girizgahına daha şenlikli şeyler yazmayı dilerdim; ancak bugün ruh halim bana bunları yazdırıyor.

Şimdi efendim gelelim cevizin nimetlerine... :))

Benim 2 yaşını 3 ay geçmiş miniminnacık bir canparem oğlum var. Her işi birlikte yapıyoruz. Evimizi süpürüyoruz, yemek yapıyoruz, oyunlar oynayıp, resimler boyuyoruz. Her hafta pazartesi günleri o da benimle tıpış tıpış semt pazarına çıkıyor; ve her hafta çerezciden muhakkak bir adet cevizli sucuk aldırıyor :) 
Paketli ürünler konusunda onun deyimiyle "kızgın anne"yim. Yani çikolata, bisküvi, meyve suyu, cips vs gibi hazır her türlü ürünü neredeyse "hiç" tanımıyor. Arada alıyorum tabii; ancak zamanında alışmadığı için çok düşkünlüğü yok. Tek bir hazır ürün zaafı var ki o da cevizli sucuk. Sana bir sürprizim var diyen herkese "bana cebizli sucuk mu aldın?" diye soruyor yavrucuk. :)) 

Ben de acaba bu Cevizli Sucuk denen mereti kendim evde yapabilir miyim diye araştırdım. Gördüm ki aslında çok basit ve zevkliymiş. Sonuç da gayet güzel oldu. Hatta yaptığım zamandan, ben bu yazıyı yazana kadar geçen süreçte tüm stoğumuz tükendi bile :))

Annelere tavsiye ederim...

Öncelikle ihtiyacımız olan malzemeleri yazayım;

MALZEMELER:

1 KG İÇ CEVİZ
1,5 KG ÜZÜM PEKMEZİ
250 GR BUĞDAY NİŞASTASI
100 GR TOZ ŞEKER
3 LİTRE SU
700 GR TAM BUĞDAY UNU
YORGAN İPİ


YAPILIŞI:

KIRDIĞINIZ CEVİZ İÇLERİNİ YARIM YA DA DÖRTTE BİR OLACAK ŞEKİLDE YORGAN İPİNE GEÇİRİN. CEVİZİNİZ TAZE İSE KOLAYLIKLA GEÇİYOR, SERTLEŞMİŞ İSE CEVİZLERİ HAFİF NEMLENDİRİP ÖYLE DİZİN. DİZERKEN MÜMKÜN OLDUĞUNCA ARALARDA BOŞLUK BIRAKMAMAYA ÖZEN GÖSTERİN. BEN DİZERKEN BELİRLİ BİR UZUNLUKTAN SONRA BİR KARIŞ KADAR BOŞLUK BIRAKIP YENİDEN DİZMEYE DEVAM ETTİM. BÖYLECE KURUTURKEN O BOŞLUKTAN ASMAK KOLAYLIK SAĞLADI. 




BU ARADA KALORİFERİMİN ÖNÜNE FOTOĞRAFTAKİ SEYYAR ÇAMAŞIR ASKISINI ASTIM. O ASKI MUTFAKTA O KADAR İŞİME YARIYOR Kİ SORMAYIN. MAKARNALARIMI KURUTURKEN DE ÇOK FAYDASINI GÖRÜYORUM. ALTINA DA İÇİNE STRECH FİLM SERİLMİŞ GENİŞÇE BİR TEPSİ KOYDUM. NE İŞE YARADIĞINI İLERİDE ANLATACAĞIM.




BİR TENCEREYE PEKMEZ ve SUYU DÖKÜN. KARIŞTIRIN. BU SULANMIŞ PEKMEZİN KABACA 1 LİTRESİNİ BAŞKA BİR TENCEREYE ALIN. SULANDIRILMIŞ PEKMEZİ ARADA KARIŞTIRARAK KAYNAMAYA BIRAKIN. AYIRDIĞINIZ KISIMA NİŞASTA ve UNU EKLEYEREK BİR TEL ÇIRPICI İLE TOPAKLANMASINI ENGELLEYECEK ŞEKİLDE İYİCE ÇIRPIN. BU NİŞASTALI UNLU KARIŞIMI KAYNAMAKTA OLAN PEKMEZE AĞIR AĞIR ve SÜREKLİ KARIŞTIRARAK EKLEYİN. BİR TAHTA KAŞIKLA DEVAMLI KARIŞTIRARAK KOYULAŞANA KADAR KAYNATIN. KIVAMINI BULUNCA İPE DİZİLMİŞ CEVİZLERİ TENCEREYE BATIRARAK İYİCE HER TARAFINA BULANMASINI SAĞLAYIN. 



SONRA DİKKATLİCE ÇAMAŞIR ASKISINA ASIN. BEN SUCUKLAR HAFİF SOĞUYUNCA TEKRAR BULAMACA BATIRDIM ve DAHA KALIN BİR SUCUK ELDE ETTİM BÖYLECE.


YUKARIDA GÖRDÜĞÜNÜZ GİBİ KALAN PEKMEZLİ BULAMACI ve UFALANMIŞ CEVİZ İÇLERİNİ TEPSİYE STREÇ ÜZERİNE İNCE BİR TABAKA HALİNDE YAYDIM.HEM DE BU TEPSİ OLA Kİ İPE DİZİLİ SUCUKLARDAN AKMA OLURSA DİYE DURDU ORADA. ANCAK BULAMAÇIN KIVAMI YOĞUN OLDUĞU İÇİN AKMA OLMADI. BİR GÜN BURADA BEKLEYEN SUCUKLARIMI DAHA SONRA CAMLI BALKONUMA ALDIM. 5 GÜN KADAR DOĞRUDAN GÜNEŞ ALMADAN AÇIK HAVADA KURUDULAR. SONRA STRECE SARARAK BUZDOLABINDA SAKLADIM...

İŞTE BU KADAR KOLAY

AFİYET OLSUN...

25 Ocak 2013

AŞAĞIDAKİ BOŞLUKLARI DOLDURUN _ AKDENİZLİ ÇÖREK




Oyun oynamak kanıma nasıl işlediyse artık, oynamayınca elim ayağımda bir karıncalanma, dilimde bir pas, sesimde bir çatallaşma ve gözümde bir perde hasıl oluyor. Alışmış kudurmuştan betermiş. 2 yaşındaki çocukla çocuk olursan olacağı bu. Bu aralar oğlum ben olmadan oyuna oturamaz oldu. Elimden tutup beni odasına götürüyor, önce sırayla birbirimize iğne yapıyor ve DOTTORculuk oynuyoruz. Sonra itfayeci olup plastik bardakta mahsur kalan KOVBOKları kurtarıyoruz. Kapanışı TAMİNci olarak radyatör peteğinde inleyen çekiç sesleri eşliğinde yapıyoruz. Şimdi o uyuyor ve ben oyunsuz kalmanın verdiği bir kriz ile bir bağımlı misali oraya buraya savuruyorum kendimi... Bu doğrultuda cebren ve hile ile de olsa kendimi zorla bir oyuna davet ettirmenin sevinci içindeyim. 

Sevgili Ebru'nun oyununu oynayıp deşarj olacağım biraz...

Şu an ... olsa çok sevinirim

Ne zamandır can çekişen orkidemin açıp açıp kuruyup dökülen tomurcukları birden çiçeğe dursa çok sevinirim. Vallahi yapmadığım kalmadı. allahtan ümit kesilmez diyerek evine yollanan hastalar misali ben de kendi haline bıraktım son günlerde. Selamı sabahı da kestim. Kısmet...

 Şimdi ...'da olmak vardı.

Şöyle el değmemiş bir sahil kasabasında, geniiişşş kasaba evimin oturma odasında elime bir kitap alıp, kitap göbeğime düşene kadar yarı uykulu gözlerle okuyup, sonra da uykuya yenilip rüyalar aleminde olmak vardı...


Nerede o eski günler

Evet ben de soruyorum nerede sahi? Gece ne kadar geç yatarsam yatayım, kuşlar kadar hafif uyandığım, elimin kolumun ağrımadığı, tek derdimin kabaran saçlarımı yatıştırmak olduğu o eski günler nerede?


Neleri özlüyorum

Akşama ne pişirsem derdimin olmadığı, kirli sepetine attığım tüm kıyafetlerimin yıkanıp, ütülenip, mis gibi kokarak dolabıma sıralandığı, elimde bir kitap sabahtan akşama kadar sahilde güneşin alnında yattığım o "özgür" yıllarımı çok ama çok özlüyorum...


Çok severim

Ben kocamı çok hem de pek çok severim... Ama herifçioğlu okumaz ki bu yazdığımı. Gider arkadaşlarının gönderdiği ot,  .ok videoları seyreder, saatlerce güler, ama benim yazdıklarımı okumaz ya da çoook sonra okur. Oysa beni tavlamaya çalıştığı o ilk yıllarda her yazımı dört gözle beklerdi...

Nefret ederim

Ben hiç bir şeyden nefret etmem. Ya az severim, ya da çok.... Nefret kötü bir duygudur. Nefret eden insandan korkarım... Haa belki nefret edenden nefret edebilirim :))

Bugünlerde çok fazla dinledim

40 günlükten beri kendi yatağında, koyar koymaz uyuyan oğlum, bu aralar babasıyla benim yanımda yatma konusunda ısrarcı. Hatta oyunlarında bile bebekleri anne ve babasının yanında yatırıyor. Her gece bizden önce yatağımıza kurulan veletten "Anne ben burda nennen" sözünü bu aralar çok dinledim...


Şimdiki ruh halim

Ne yapacağını bilmeden, onu mu yapsam, bunu mu diyerek hiç bir iş yapamayan biri gibi tutarsız...


BİR DE TARİF VEREYİM BARİ.....


AKDENİZLİ ÇÖREK

HAMUR

3su bardağı tam buğday unu
1 paket YUVAMAYA
1 tatlı kaşığı tuz
1/2 yemek kaşığı toz şeker
1 yemek kaşığı zeytinyağı
1 su bardağı su

İÇİ

100 gram beyz peynir
2 diş ezilmiş sarımsak
1 yemek kaşığı ince kıyılmış biberiye yaprağı
tuz, karabiber, pul biber

ÜSTÜ

1 yumurta
haşhaş tohumu, çörekotu,susam

Hamur malzemesini karıştırarak 8-10 dk yoğurun. Üzeri örtülü olarak 30 dk dinlenmeye bırakın. Hamurdan 12 beze ayırın ve yine aynı koşullarda 30 dk dinlendirin. Bir yandan iç harcı hazırlayın. Dinlenen bezelere çörek şekli verin, içini koyun ve kapatın. Yağlı kağıt serilmiş fırın tepsisine dizerek 1,5 saat üzeri örtülü olarak ılık bir ortamda dinlendirin. Süre sonunda çöreklerin üzerine yumurta sürerek tohumları serpin. Önceden 180 dereceye ısıtılmış fırında 15 dakika pişirin.

27 Kasım 2012

EKOLOJİK TARIM










En son ne zaman bir elma kurdu gördünüz? 

Ben görmeyeli çok oldu. Belki benim çocuklarım “Elmanın kurdu mu olur anneeee, kurtlar hayvanat bahçesinde yaşar... Yine çıldırdın sen.” diyecekler çocukluğumu onlara anlatırken. 
Ya da en son ne zaman “Ah yaz gelse de bol bol patlıcan alsak imam bayıldı, patlıcan oturtma, kızartma yapsak…” diye iç geçirip takvimlerde günleri saydınız…

Bunlar ne kadar eskide kaldı değil mi? 


Artık canımız domates istese yaz mı kış mı demeden alıveriyoruz marketlerden. Mango, kivi, avokado bizim manavda bile satılıyor.

Sulu sulu minnacıcık biberler yerlerini koskocaman yemyeşil plastik kadar diri biberlere bıraktılar çoktan. Tadı madı yok...


Zar gibi incecik, ferahlık kokan maydanozlar vardı eskiden, şimdi neredeyse bir maydanoz yaprağından sarma yapabileceksiniz…

Ne kadar değişti değil mi düzen? İlk zamanlar garip geliyordu, bizler de alıştık şimdi.

Cennet gibi bir ülkemiz var; yanlışlıkla bir zeytin çekirdeği düşse toprağa ona bile analık edecek kadar gönlü zengin ve bereketli topraklar. Sebzenin her türlüsüne meyvenin yedi sülalesine bağrını açar bu verimli ovalar…

Biz ne mi yapıyoruz? İşin kolayına kaçıyor, ekmiyor biçmiyoruz artık. İthal ediyoruz o boyalı oyalı hormonlu ve hatta GDO’lu sebzeyi, meyveyi, tohumu…


Çünkü büyüklerimiz desteklemiyor tarımı, çünkü eğitimsiz çiftçi, çünkü yol göstereni yok, destekleyeni yok… Ekip biçmek zor, zahmetli ve emeğinin karşılığını alamıyor köylü. İşin de kolayına kaçıveriyor bu nedenle köylü, satıp savıyor toprağı. Gidip marketten alıyor sonra elinin altındakini...Ben gözümle gördüm köyde köy bakkalından konserve salça alanı...

Avrupa, Amerika yıllarla birlikte artan hastalıklar, kanser, bozulan düzenin nedenini döktü ortaya. Yediklerimiz o kadar yapay ve o kadar lezzetsiz. Yarardan çok zarar. 

Eskiler; ninelerimiz, dedelerimiz gibi ekip biçmenin en doğru olduğunu yeniden keşfetti. Adına da Organik / Ekolojik / Biyolojik Tarım dedi.

Peki nedir bu ekolojik tarım?

Hatalı uygulamalar sonucu kaybolan doğal dengeyi yeniden kurmaya yönelik, insana ve çevreye dost üretim sistemlerini içeren tarımsal düzen. Esas olarak sentetik kimyasal tarım ilaçları, hormonlar ve mineral gübrelerin kullanımını yasaklaması yanında, organik ve yeşil gübreleme, münavebe, toprağın muhafazası, bitkinin direncinin arttırma, doğal düşmanlardan faydalanmayı tavsiye eden; bütün bu olanakların kapalı bir sistemde oluşturulmasını öneren, üretimde sadece miktar artışını değil aynı zamanda ürün kalitesinin de yükselmesini amaçlayan alternatif bir üretim şekli.

Avrupa’da tam anlamıyla ekolojik tarım 1972 li yıllarda başlamış olup yurdumuz 1992 yılında tam anlamıyla sertifikalı üretime güzel İzmir ile başlamıştır. Şöyle bir ilginç durum vardır ki yurdumuz verimli toprakları ve üretim kalitesi ile bir çok Avrupa ülkesine ihracat yapacak konuma gelmiştir; ancak ne yazık ki organik kurallar çerçevesinde üretilen ürünlerin neredeyse “hiç” kısmı Türkiye içinde tüketime sunulmaktadır. Türkiye bu konuda ihracatçı özelliğini korumaktadır. Son 5 yıl içinde organik ürünler yurt içi satışlarında piyasaya sunulmak üzere ithal edilmekte olup bu ülkelerin başında Fransa, İtalya ve Almanya gelmektedir. Ancak izlenen yollar geri çağırıldığında Türkiye’ nin bu ülkelere önemli ölçüde organik tarım ürünü ihraç ettiği bulunabilir. Yani bizim onlara yarı mamül olarak sattığımız yurdumuzun bağrından çıkan organik ürünleri tekrar onlarca liraya paketlenmiş olarak geri almaktayız…Çok garip…



Gelin beraber bu karmaşaya dur diyelim ve verimli toprak anamızı daha fazla ağlatmadan ne yapabiliriz onu belirleyelim…


Haydi kızlar tarıma :))

18 Eylül 2012

HOŞ GELDİN SONBAHAR...




Eskiden ilkbahardı benim mevsimim. Pırıl pırıl mavi gökyüzü, beyaz bulutlarla bezeli. Serinle sıcak arası esen ve yanağımı okşayan tatlı rüzgar. Birden başlayan ve anında adamı şımşırık eden yağmurlar. Mis gibi taze hava, uçuşan etekler, pazarlarda genç kız saçı gibi savrulan yemyeşil otlar. Çiçeklenen dallar, kıpır kıpır gönüller... Bedenim, zor zapt ederdi ruhumu. Korkardım, şimdi havalanıp, kaçıp gidecek ruhum bambaşka diyarlara diye.... Yine içim kıpır kıpır oluyor her bahar geldiğinde; ancak benim mevsimim sonbahar artık... 

Ayakları yere sağlam basan bir kadın, sevgi dolu bir eş ve fedakar bir anne gibi...Benim gibi... 
Yazın o savruk, boş vermiş günlerini toparlayan, kışın kasvetli günlerini sıcak kalbiyle yumuşatan sonbahar. Yazdan biriktirilenler, kışa saklananlar.... Yağmurlarla yıkanan pencereler, ince bir hırkaya sarınarak ama ayaklar çıplak, üşümeden... 
Gündüz terlersin gece pikene sarınırsın. Gözün yastıkta, yağan yağmurda, elinde güzel bir kitap, hava hafif kararmış... Şimşeklerle, uçuşan sarı yapraklarla  pencere önünde....

İşte şimdi, şu an, cam balkonumun önünde, düşen damlalara bakarken, elimde bir fincan adaçayı, ayağımın dibinde keyifle mırıldanan bir evlat ve ben... 

Hoşgeldin sonbahar...


11 Nisan 2012

BENİM HİKAYE BAHÇEM ... 3 ...


Merhabalar...

Üçüncü bölümle karşınızdayız bahçem ve ben... Kaçırdıklarınız burada ve şurada....

Bu üç güzel, oğlumun odasının balkonumuza bakan penceresini süslüyor. Fotoğrafa dikkatli bakarsanız oyuncaklarımızı, yatağımızın ucunu ve koltuğumuzu bile görebilirsiniz. Oğlum her sabah uyanınca perdeleri "ıh ıh ıh" diyerek açmamı istiyor ve çiçeklerine bakıyor. Onları beraber suluyoruz. Şimdilik çiçeklerin, yapraklarına "cici" yapınca ve koklayınca büyüdüğünü sanıyor. İlerde büyümeleri için başka şeylere de ihtiyaç duyduklarını öğrenir diye umuyorum.... 

Menekşe bana evimizi hatırlatır hep. Küçükken annem de toprak saksılarda yetiştirirdi renk renk. Hatta yapraklarından çoğalttığını hatırlıyorum. Çok severdim bu faslı. Su dolu bir çay bardağına yaprağı koyardık ve ucundan saçaklı köklerin çıkmasını beklerdik günlerce. Kökler çıkınca da doğru yeni bir saksıya. Genelde annem yaralanmış ve bir kaza sonucu kopmuş yaprakları suya koyar ve çoğaltırdı. Buradan itiraf ediyorum ki bazen bilhassa koparır ve onların köklenmesini izleyebilmek için anneme " aaa, bak kırılmış anne, gel köklendirip dikelim" derdim, çocuk aklıyla.... Görünce bir pembe bir de mor menekşe aldım. Bakalım sevecekler mi yerlerini...
Ortadaki güzel ise noel çiçeği... Onunla ilk tanışmamız... Daha önce bir noel çiçeğim olmamıştı hiç...Umarım uzun ve güzel bir birlikteliğimiz olur...
Ucu görünen masanın üzerinde ise bizim oralarda "tartamak" (poşuya öyle derler) denen, erkeklerin bağ, bahçe işine giderken kızgın İzmir güneşinden korunmak için kafalarına sardıkları örtüyü göreceksiniz. Geçen sene Ödemiş pazarından ısmarlamıştım bir arkadaşıma. Sahi Ödemiş pazarı demişken gidip bir görün derim eğer kasaba pazarlarını sevenlerdenseniz... O ne renk, ne cümbüştür öyle...


Alttaki fotoğrafta ise küpe çiçeğim, yanında yukarıda bahsettiğim menekşeler, buğday çimim, yanında noel çiçeğim, sakız sardunyam ve begonyam var. Sağdaki ise daha evvel bahsettiğim Bergen...




Küpe çiçeği çocukluğumun çiçeği... Babamın anneannesinin -ki biz ona "nine" derdik- Menemen'de taştan bir yer evi vardı. Kapıdan girince küçük bir iç avluya çıkılır oradan da 10-15 basamak yukarıda evin kapısına ulaşılırdı. Bu küçücük avluda ve bahsettiğim merdivenlerde yengemin, ninemin bir sürü saksı çiçekleri sıralanırdı.

Menemen'de bağcılık yaparlardı ninem, büyük dayım ve yengem. Üzüm bağları ve bir sürü meyve ağaçları vardı kanal boyunca. Babamın çocukluğu da hep bu bağda geçmiş. Bir astsubay olan dedemin tayini çıkıp da İzmir'den ayrıldıklarında yaz tatillerini bekler olmuşlar halamla ikisi. Sonra kendi de Kuleli'ye başlayınca bağa ve çocukluk günlerinin özgürlüğüne özlemi daha da artmış. Neyse sonra bizler olmuşuz, azıcık gözümüz açılır açılmaz ben de İzmir, Menemen ve bağ günlerini iple çeker oldum çıktım... Her yaz hatta en ufak her tatili fırsat bilip, başka yerlerde tatile de gidiyor olsak muhakkak uğradık bağa. O günleri düşününce gözümün önüne eski bir bağ evi geliyor. Geniş bir düzlüktü önü. Kenarlarında patlıcan, biber, domates ekiliydi. Tam köşede ise topraktan bir fırın yapmıştı yengem. Orada çok şenlikli geçerdi günler. Çeşit çeşit sebze, meyve gani... Ağaçlara tırmanmak, börtü böceği izlemek, kanaldaki kurbağaları yakalamak için paçaları sıvayıp yarışmak... Menemen Rum, Selanik ve diğer Balkan ülkelerinden çok göç almış zamanında. Mübadelede Balkanlar'a gidenler malını mülkünü götürememiş ve geri döneriz umuduyla hep bir yerlere saklamışlar. Hele bir sene hiç unutmam bu gömüleri bulup zengin olanların hikayeleri sarmıştı tüm Menemen'i. Ben de  elime çapa, kazma, kürek alıp kazmış da kazmıştım güneşin alnında.....

Ohooo burada anlatacak çok hikaye var. Sonra yazayım bunları ben en iyisi... Biz yine dönelim çiçeklerimize...

İşte o avluda ve merdivenlerde küpe çiçekleri olurdu renk renk. Bütün gün bağda bahçede uğraşan, ter döken bu insanlar, doğayı, yeşili o kadar çok severlerdi ki evlerinde de bir sürü yeşile analık, babalık ederlerdi. Ben de o günlerin anısına aldım, koydum bir tane... Şimdi büyük büyük nineden kalma bir mirasmışçasına gözünün içine bakıyorum çiçeğimin.

Buğday çimi de neyin nesi diyecek olursanız ben salata niyetine yiyiyorum onları :)

Sardunyalar sakız... Foça'dan babamın kuzeninden almıştım onları. İşte o bahsettiğim bağ evinin kızlarından biridir o. Foça'da yaşıyor yazın eşi ve oğullarıyla. Oğluma hamile olduğum yaz ziyaret etmiştim kendisini. O günden bana hatıra ıspanaklı kek  ve bu sardunyalar kaldı. Açınca çok güzel oluyorlar, yapraklarını ezince de o kendine has kokusu....

Gelelim son çiçeğimize... Bir begonya türü. Biz İzmir'de onun adına başka bir şey deriz de buradan yazmayayım şimdi, malum çoluk çocuk okuyor... Neyse bu begonyanın hikayesi de şöyledir; Eşimle aynı işyerinde çalışıyorduk biz, orda tanıştık, evlendik... Çok duyarlı ve zarif bir insandır kendisi. Bir gün tüm bayanlara vermek üzere elinde birer saksı ile geldi. O vermişti bana bu begonyayı. Tabi pırıl pırıl yaprakları ve kıpkırmızı çiçekleri ile şahaneydi. Sonra evlenince evimize aldım. Geçen yaz İzmir'e giderken kayınpederime bırakmıştım bakması için. O da bilememiş herhalde kurumuş zavallıcık. Kurudu diye atmamışlar, saklamışlar bana göstermek için, toprağı da ziyan olmasın diye yanına 3-4 kök acı süs biberi dikivermişler. Biberler kuruyunca güzelce budadım köküne kadar. Eh bu baharda canlanacak gibi garibim...

İşte böyle dostlarım benim hikaye bahçemden hikayeler dinlediniz...

Selametle...

29 Mart 2012

BENİM HİKAYE BAHÇEM ... 1 ...





Merhaba dostlar;


Bana ne oluyor bilmem ama; cemreler bir bir düşmeye başlar başlamaz; halden hale giriyorum toprak, hava, su misali. Uçsuz bucaksız bir sevinç, pencereden pırr diye uçma isteği, gözümü "İzmir, İzmir" diye açıp, "İzmir,İzmir" diye kapamalar. Evde eskiye ait ne varsa döküp, bakıp bakıp iç geçirmeler. Bir temizlik hastalığı, değişik yemekler yapma hissi..... 
Bu seneki maceralarımı gelin bir de benden dinleyin...Güneşin özlenen yüzünü şöyle bir gösterdiği ilk günlerde tutturdum da örgü öreceğim diye. Eşime bir kaşkol örmeyi kafaya koymuştum ciddi ciddi. Önce model beğendim, renk seçtim. Şiş alayım, bir yerlerden yün bulayım derken aklım başıma geldi de içimden -bu güzel havalara rağmen mantığını yitirmemiş, can çekişen -cılız bir ses "ah kızım kendine gel" dedi. "şimdi kaşkola başlasan seneye kışa anca yetişir çoluk çocukla, hem Allah'ın yazında kim örecek örgüyü, haa güzel kızım benim" diye de ekledi...Eh haksız da sayılmazdı iç ses :)) Vazgeçtim, sonbahara erteledim... Ben de oğlumun hamileliğinde hevesle öğrenmeye başladığım, fırsat buldukça bir iki iğne sokuşturduğum "iğne oyası" işlerimi çıkardım ortaya...

Kesti mi beni? Hayır kesmedi.... 

Geçtiğimiz hafta sonu sağolsun evladım yine 06.00'da büyük bir enerjiyle uyandı her sabah olduğu gibi. Bir gözüm açık, bir gözüm kapalı ben de onunla oyun oynadım, kitap okuduk beraber. Babamıza kıyamadığımız için de kaldırmadık. Sonra ana oğul güzel bir kahvaltı hazırladık. Bu sırada acaba bu hafta sonu ne yapsak diye de içimden düşünüp durdum. Balkonumu bu kış cam pencereler ile kapattırmıştım. Bir iki saksı çiçeğim vardı zaten evvelden de. "Ahhh" dedim madem  bağ, bahçe özlemi çekiyorum, İzmir de İzmir sayıklıyorum; ben oralara gidemezsem oraları buraya getireyim bir nebze.... Balkonuma adım adım minik bir bahçe kurmaya karar verdim omletin yumurtalarını çırparken. Epeydir de gitmemiştim zaten, Sirkeciye gidip yeni fideler almalı, biraz da oralarda dolaşmalı bugün diye son kararımı da verdim. Eşimi kaldırdım, kahvaltımızı yapıp üç kişi düştük yollara...

Her şey çok güzel başladı ama o ne trafik öyle ey güzel Allah'ım. Enerjimizin bir kısmı yok olup gitti yollarda. Ardından Eminönü-Sirkeci arasında uygun bir otopark bulma derdi... Park edince de iş bitmedi tabii. Herkes benim gibi dellenip düşmüş yollara anlaşılan ki insanı bezdiren bir kalabalık. Bir de bebek arabası olunca eziyete döndü bizim bahçe düzme işi...

Neyse hevesimi yitirmiş, kırgın bir halde çarçabuk bir iki şey aldım. Oysa aklımda ne fideler, ne tohumlar vardı. Amacım anneannemin, babamın ninesinin İzmir'deki bahçelerinin minyatürünü kurmaktı balkonuma. Mum çiçekleri, küpe çiçekleri, horoz ibikleri, şebboylar, ağlayan gelinler, katlı güller.... O kadar şaşırdım ki fideleri görünce Çin Malları orada da baş köşede. Belediyenin diktiği hiç mi hiç sevemediğim yapmacık laleler, plastik görünümlü menekşeler, yapay çuha çiçekleri.... Sadece bunlar var ortalıkta... Kıyıda köşede kalmış bir dükkanda bulduğum ile yetindim ben de.... Şimdi bulamadığım diğer fideleri İzmir'e gidince konu komşudan isterim artık...

Zorlu yolculuk sona erdi ve geldik evimize....

Bahçem ve çiçeklerimin hikayeleri ise başka bir yazıda... Israrla bekleyiniz :)))

15 Nisan 2011

GÜZEL ŞEYLER KOLEKSİONU

Merhaba...

Küçükken (aslında hala :) ıvır zıvır toplamaya bayılırdım. Bunları özenle biriktirir, saklar, arada bir de çıkarıp bakardım. Neler biriktirmedim ki... Deniz kabukları, kurumuş çiçekler, eski paralar, değişik desenleri olan peçeteler, pul, eski kartpostallar, ilginç naylon torbalar, boşalmış ilginç ambalajlar, renkli çikolata kağıtları, ankesörlü telefon kartları, güzel desenli kumaş parçaları, meyve, sebzelerin kurutulmuş tohum ve çekirdekleri, renkli düğmeler.... hafızamı zorlasam daha da yazabilirim aslında. Bunları toplamaya karar verince kız kardeşimle kafa kafaya verir ve bir araştırma yapardık önce. Mesela peçete koleksiyonumuzu geliştirmesi için anneannemizden yardım alabilirdik kendisi ev gezmelerine sık giderdi çünkü. Ya da düğmeleri dayımdan isterdik, tekstilci olduğu için. Annem bizim için çekirdek ve tohumları kuruturdu. Babaannem de boşalmış makyaj malzemesi ambalajları toplardı eşten dosttan bizim adımıza. Bu koleksiyona da bir ad verdik aramızda. Güzel Şeyler Koleksiyonu....

Baktık ki bir gün koleksiyonumuz gittikçe genişliyor, altından kalkamıyoruz bari kayıt altına alalım dedik her bir parçayı. Odaya yayıldık, numaraladık hepsini. Sonra da ayakkabılığın kullanılmayan üst dolaplarına koyduk kutulayıp hepsini. Arada bir açıp bakardık hepsine. Zamanla, biz büyüdük hayal dünyamız küçüldü... Toplamaz olduk artık pek bir şey. Bir kısmını attık boya badana sırasındaki büyük temizlikte, bir kısmını da annem atmış zaten çaktırmadan...Ne zaman ki kız kardeşim evlenip evden ayrılacak oldu o zaman döktük ortaya kalanları. Bir bir hatırladık her parçanın hikayesini...O düğme ve kumaş koleksiyonunu aldı ben de peçete, kuru çiçek ve tohumları.... Şimdi keşke diyorum bu kadar büyümeseydim de yine kafa kafaya verip kardeşimle Güzel Şeyler Koleksiyonu yapsaydım ...

05 Mart 2011

BAHAR GELSİN TEZ GELSİN...

Neredeyse on beş gündür güneşi göremiyor İstanbul. Nasıl sıkıldım sormayın. E yağmıyor da doğru dürüst. Kapalı, sıkıcı, kasvetli bir güne uyanıyoruz her sabah.

Bu gün perdelerden sızan güneşi görünce büyük bir coşkuyla kalktım yataktan. Tüm perdeleri ardına kadar açtım, evimi bol bol havalandırdım. Oğlumu pencereden dolan güneş ışığına tuttum, onunla dans ettik bir de.Gözlerine dolan güneş ışığından rahatsız olup gözlerini yumup kırpıştırdı boyuna, pek sevmedi herhalde. Nasıl İzmirli bu anlamadım, alışacak mecbur :))

Oğlumla beraber evimizi temizledik. Ben yerleri vileda ile silerken o da kucağımda sağa sola bakınıp etrafa tükürükler saçtı, ya da mızır mızır söylendi boyuna.

Gerçi biliyorum bu yalancı bahar, yarın ve önümüzdeki hafta kar yağacakmış. Olsun ne çıkar. Ben bu günün tadını çıkardım....


Bol güneşli günler dilerim...

28 Şubat 2011

BAŞLIKSIZ...

Merhaba dostlarım...

Uzun bir ayrılık sonrası görüşmek güzel ve ilk yazdığım günce gibi heyecan verici...

Şimdi merak edenler için madde madde özetleyeyim yaptıklarımı bu uzun ayrılık esnasında...

- Beyaz atlı prensimi buldum.
- Evlendim, yuva kurdum.
- Şirin mi şirin bir oğlan doğurdum...

Latife bir yana hamile olduğumu öğrenir öğrenmez daha sakin, huzurlu bir yolculuk için çalışma hayatıma erken ara verdim. Bebeğim o zamanlar 2 aylıktı henüz. Uzuuun bir Çandarlı tatiline çıktım önce. Anne olmadan, ana kucağının, baba sevgisinin tadını çıkardım bol bol. Sağlıklı beslendim, güneşlendim, yüzdüm. Eşimle doyasıya gezdim. Çalıştığım için hep ertelediğim hobilerimle ilgilendim. Efendime söyleyeyim iğne oyası öğrendim, resimler yaptım, kitaplar okudum. Eşime en sevdiği yemekleri yaptım. Çarşı-pazar gezdim. O kadar hareketli geçti ki günlerim hiç "yatıp dinlen bol bol" diyen büyüklerimin tavsiyelerine uyamadım bile... 
Güzel ve problemsiz geçti anneliğe yolculuğum. En sonunda da şirin mi şirin, tosun mu tosun oğlumu aldım kucağıma. İlk bir ay o bana, ben ona alışmak için çabaladık durduk. Önümüzdeki pazar 3. ayımız bitiyor. Bazı şeyleri hallettik, bazılarını zamanla çözeceğiz. Bu konudaki deneyim, duygu ve düşüncelerimi payleşmek isterim. Özellikle tavsiyelerim olacak hafızam daha taze iken. (Bir arkadaşıma anlatırken yaşadıklarımı o dedi bana "E yazsana bloguna bunları" diye. Neden olmasın ama değil mi? )

Aklıma geldikçe yazacağım, siz de sorun olur mu? İçtenlikle yanıtlarım bildiklerimi...

Bazı gün oldu annelikten istifa edesim geldi, sonra oğlumun bana hayran hayran bakan gözlerini görünce içim eridi. Kah koltukta kucak kucağa uyuduk, kah sabahlara kadar koridoru turladık. 

"İlk gülücük", "İlk agu" şimdilerde her gün yeni bir heyecanla güne uyanmak güzel... Neyi bekliyorum en çok biliyor musunuz? Yaz gelsin ve oğlum denizle, güneşle, İzmir'le buluşsun... Kısacık kollu elbiselerini giysin, başına iğne oyası yaptığım yazmaları taksın "minik efe" olsun... 

Bugünlük bana ayrılan sürenin sonuna geldik, görüşmek üzere...


26 Şubat 2011

İŞTE GELDİM BURADAYIM...


NE DESEM, NEREDEN BAŞLASAM BİLEMİYORUM.

EN İYİSİ HEP YAPTIĞIMIZ GİBİ, KALBİMİZ KADAR BEYAZ BİR SAYFA AÇMAK. BEN DE ÖYLE YAPIYORUM...

BAMBAŞKA TECRÜBELER EDİNDİM GÖRÜŞMEYELİ. EVLENDİM; EV ÇEKİP ÇEVİRMEYİ ÖĞRENDİM. ANNE OLDUM; HAMDIM PİŞTİM...

YENİDEN MERHABA, HAYATI BU SATIRLARDA PAYLAŞMAYA...

03 Ocak 2010

2010 ...



2006 yılında sizlerle tanıştım bu satırlarda. Yazdım, yazdım, anlattım durdum. Beklediklerim vardı, olanlar olmayanlar. Kayıplarım da oldu, kazançlarım da az değil.

Artık çok sık yazmıyorum; sanırım satırlarda, hayallerde değil ben gerçeklerde yaşıyorum o Mahzun Prenses düşlerimi....

Sonra vakit oldu 2009. Seni tanıdım, seni sevdim.

Ömrümü seninle geçirmeye, artık bitmek tükenmek bilmeyen hayallerimi sana anlatmaya karar verdim.

Ellerin ellerimde olduğu zaman sanki kendimi daha ısınmış hissediyorum. Bu sadece ellerin benim ellerimden çok büyük olduğu için değil bence. Bence yüreğin de büyük senin ve o ikimizi de ısıtıyor.

Ne çıkar ki biz hep birlikte olunca yıl olmuş 2010, 2050...

Beraber nice yıllara, böyle güzel sofralarda yiyip içmeye gözümün bebeği....

10 Eylül 2009

TARİHTEN GÜNÜMÜZE İZMİR MUTFAĞI ve BENİM MUTFAĞIM...








Merhaba sevgili dostlar;

Evlendik, barklandık; düğün dernek kurduk; tatile gittik geldik derken normal hayatın koşturmacasına karışıverdik. Soyadım değişik, oturduğum ev değişik devam ediyorum günlerime.


Bakmayın ben de değiştim biraz, sanki evlendim bir ay geçince duygularım, halim tavrım, duruşum değişti. Değişik bir psikoloji evli bir kadın olmak.

Uzun anlatıcam söz hepsini, hatta eşimle tanışma hikayemi... bu aralar yazasım var çok. Yağmurlu günlerden mi bilmem. Bol bol resim çekesim, anlatasım, yazasım var....

İlk heves kocama da bir güzel yemekler yapıyorum ki sormayın. O beğendikçe, yedikçe "Prenses hayatta yediğim en güzel sebzeli tavuktu..." dedikçe bal damlıyor yemeklerimden.

Oysa ben bazen uyduruveriyorum ki hepsini...

Geçenlerde İzmir'den getirdiğimiz keçi peynirini serptiğim makarnayı yedik beraber. "Vallahi prenses kuzu kessen bu kadar makbule geçmezdi" demesin mi :))

Seviyorum ben bu yemek yemeyi çok seven adamı...

Efendim şimdi gelelim başlığa.... Nedim Atilla'nın Tarihten Günümüze İzmir Mutfağı isimli kitabını arıyorum harıl harıl. Hem de belki 4 yıldır. Nedim Beyle'de irtibata geçtim. O ha bugün ha yarın basılacak diyor. Kitap da tükenmiş zaten İzmir Büyükşehir Belediyesi'nde.

Bulanınız, duyanınız edineniniz varsa bilgilendirin beni de a dostlar...


Haber bekliyorum sizlerden...

Selam ve sevgilerimle....

--------------------------------------------------------------------------------------------------

MERAKLISINA NOT:
SEVGİLİ EŞİM BANA YENİ BASKISINDAN ÇIKAR ÇIKMAZ BİR TANE ALIP HEDİYE ETTİ... SAĞOLSUN...

21 Temmuz 2009

PRENSES EVLENİYOR...



Sevgili dostlarım,

Mahzun Prenses hayallerinin kasabası olan Çandarlı'da bir kır düğününde evleniyor...
Prensini buldu sonunda...

Yakında yeni maceralarım, düğünüm yeni evimin mutfağı ile huzurlarınızdayım...
Hepinizi kucak dolusu selamlıyorum...

12 Mart 2009

BEN MEMLEKETİMİN ZEYTİN KOKULU DAĞLARINI ÖZLEDİM



Zeytin kokan dağlarda elimde sopam, sivri bir kayanın ucuna ilişip güneşin batışını hülyalı gözlerle izlemeyeli o kadar çok oldu ki... Nasıl özledim anlatamam... Yapacak bir şey yok, gidemiyorum...

Şimdi gözlerimi yumuyorum ve kendimi bambaşka bir dünyada, orada hayal ediyorum...

Muhakkak saçları uçuran asi bir rüzgar ya da dizleri yırtan sivri çalılar olmalı bu manzarada. Kıyıda köşede sarı dağ çiçekleri açmış olmalı belki bir kaç tane kırmızı olanlardan da vardır. Ben en çok beyaz olup da tüylü olanlarını severim ama. Onları da hayal ediyorum şimdi.

İlkbaharda yemyeşil fışkıran çimenler kurumuş sapsarı olmuş bu mevsimde... Toprak da yer yer çatlamış zaten. Susuz bir kuraklık hakim dağlara ama yine de bir güzellik, doğallık kaplamış sanki her yeri. Huzur, yumuşaklık ve sessizlik dolduruyor içimi izlerken.

Kayalar üzerinde bir tablo misali renkli likenler gözüme çarpıyor bir anda. Hatta minicik taşların üzerini örtenlerini bile görüyorum. Yavaşça yerden bir taş alıp yanımdaki badem ağacında iri bir bademi nişan alıyorum bununla. Hiç beceremem ki zaten yine ıska...

Vazgeçip ilerideki zeytin ağacına yöneliyorum. İri yeşil zeytinler dizilmişler sıra sıra... Eylülde mevsim dönünce ne güzel etlenecek bunlar. Yere düşmüş ve kuşların gagaladığı bir tanesini alıyorum ve koyuyorum cebime. Eyvah sopamı ilk başta üzerine oturduğum kayaya yaslamıştım. Orada bırakmış olmalıyım. Gidip almaya da üşeniyorum. Dönerken alırım artık. Şimdi uzakta uçuşan bir kuş var onu izlemeliyim. Yerdeki tohumları yemek için daldan dala atlıyor ama bir türlü inemedi yere. Sanırım benim varlığım ürkütüyor onu.

Orada da gözlerimi kapıyorum tam da salkım saçak yapraklarını savuran iğde ağacının altında. Eski sokaklarda dolaştığımı hayal ediyorum mis gibi salça kokan, zeytinyağı kokan mavi boyalı kapılar arasında.

Kediler bile sakindir benim meleketimde hiç korkup da kaçmazlar sizden. Sevin bizi doya doya der gibi...

Ahh ahh ben memleketimin zeytin kokulu boz bulanık dağlarını özledim....

18 Aralık 2008

DÜNYANIN EN İYİ KALPLİ KIZI POLONEZKÖYDE




Ne zamandır yazmıyorum ben biliyorum.

Ancak bu günlerde bir başka esiyor rüzgar.

Ya da benim başımda kavak yelleri esiyor da ben öyle sanıyorum...

20 Ağustos 2008

İZMİR'DEN MUSİKİ İLE BAŞLAYAN AŞK HİKAYELERİ.....


Mendilimin ucuna sakız bağladım sakız.
Doğru söyle sevdiğim sever misin başka kız?

Bildiğim eski bir İzmir türküsü bu sözlerle başlar.

Belli ki kalbi kırılmış kız sevdiği oğlana bu iki satır ile söylemek istediği her şeyi anlatmaya çalışır. Artık kız derdini tam anlatabildi mi ya da kalın kafalı oğlan kızcağızın ne demek istediğini anlayabildi mi ben bilemem.....

Benim hatırladığım bu türküye dair; canım anneannemin (Ekim ayında onu kaybedeli bir yıl olacak ve ben onu çok özlüyorum.) iş yaparken ince sesiyle kendi kendine "mendilimin ucuna...." diye mırıldanışıydı.

Küçük, kıvırcık saçları iki yandan örgülü, kapkara gözlü, minik burunlu, kırmızı dudaklı, minicik bir kızken en sevdiğim şeylerdendi mutfakta yemek yapanları seyretmek. Bunların içinden en çok anneannemi izlemekten keyif alırdım. O çok maharetliydi çünkü... Bir yandan bana da anlatırdı neler yaptığını. Bazen kıkır kıkır güldürürdü "kara böceğim", "zeytin tanem" diye severken beni.

Belki de mutfakta maharetli olmamı, mutfak işlerini çok sevmemi anneannemle geçirdiğim o güzel saatlere borçluyum.

Hızlı hızlı domatesleri incecik doğrar, minik köfteleri ellerinin arasında yuvarlacık yapıverirdi. Ben seviyorum diye İzmir'de "pişi" diye bilinen hamur işlerinden, döndürme, bükme, katmer yapardı sık sık. "Çekişte" olacak yeşil zeytinleri kırardı bir bir bana da onları çok önemli bir iş yapıyormuşçasına plastik bidonlara atmak düşerdi. Sonra o nefis bal kabaklı börekleri için yufka açarken ben de şekilsiz hamurlar ortaya çıkarır akşam babama büyük bir heyecanla ikram ederdim...

İşte böyle anlarda keyiflenir ve sözleri hala hatırımda kalan eski İzmir türkülerini mırıldanırdı anneannem teker teker...

Nereden geldi tüm bunlar aklıma diye merak ettiniz değil mi? Geçen gün bu türküyü duyunca radyoda anılar canlandı gözümde bir bir.

Bu aralar "mahzun" oldum ben yine, çabucak duygulanıveriyorum, gözlerimden minik minik damlalar akıveriyor burkulmuş yüreğime doğru...

Bu türküyü duyunca aklıma geldi tüm bunlar. Anneannem, çocukluğum, kırık aşk hikayeleri ve İzmir....

Müzik ile iç içe olan bir ailede büyüdüğüm için şarkılar, türküler en ince nameler besledi ruhumu yıllardır. Türküleri bilhassa çok sevmiş, özel bir zevkle dinlemişimdir.

Şimdi düşündüm de "şarkılar ve türküler" in çok özel bir yeri var bizim ailede.
Her başlayan aşkın ve arkasından yıllarca mutluluk ve huzur getirecek birlikteliklerin hikayesinde esas rol oynuyor "musiki"

Durun da anlatayım.

Babaannemin ağabeyi ve dedem askeri okulda beraber okumuşlar ve sıkı bir dostlukları olmuş. Okul bitince yolları ayrılmış iki arkadaşın. Bir gün dedem özlemiş arkadaşını ve soluğu İzmir'in şirin kasabası Menemen'de almış. (O zaman şipşirin minik bir Rum kasabasıymış Menemen. Şimdiki gibi göç yoğunluğuyla esas kimliğini kaybetmemiş henüz. ) Rum evlerinin bulunduğu mahallede olan dar avlulu evinin kapısını çalmış büyük bir heyecan ve özlemle. Kapıyı ise görür görmez vurulduğu arkadaşının kız kardeşi açıvermiş. Bir kaç gün misafir olmuş o eve. Bu arada iyiden iyiye gönül vermiş, sevdalanmış bu kıza. Ancak kız pek de umursamıyormuş delikanlıyı. Bir gün arkadaşı dedeme " Haydi bize o güzel sesinle biraz şarkı söyle de eski okul günlerindeki muhabbeti yaşayalım doya doya. " demiş. İşte dedem yumuşak sesiyle en güzel eserleri okuyunca babaannem bu güzel sesli ve Türk Sanat Müziği eserlerini bu kadar güzel yorumlayan delikanlıya hayran oluvermiş. Sonra evlenivermişler ....


Ya dedem ve anneannemin hikayesi. İlkokula beraber gitmişler. Anneannem kasabalı, varlıklı tahsildar kızı, dedem ise onlara nispeten yoksul fırıncının oğlu. Anneannem ata binermiş fırtına gibi kasabanın meydanında ve bıyıkları yeni terleyen delikanlılar ise ona hasta... İlkokul yılları bitince herkes dağılmış bir yere. Evli evine, köylü köyüne.... Aradan yıllar geçmiş. Tekrar karşılaşmışlar bir sebeple. Dedem, kasaba meydanında ata binen ve yüreğini hop ettiren, "Yeşil boyalı tren" türküsünü ince sesiyle söyleyen bu kasabalı kızı unutamadığını anlamış o vakit. Onlar da evlenmişler....

Annem ve babam sonra.... Halam ile okul arkadaşıymış annem. Müziğe olan sevgisi ve yeteneği o yıllarda da herkesçe biliniyormuş. Bir gün halam evde anlatmış abisine "Sesi çok güzel arkadaşımın ağbi. Çok da güzel söylüyor" diye. Asla kabul etmemiş babam. "Benden de güzel değil ya sesi. Hem benim gibi çalabiliyor mu enstrüman sen onu söyle...." Bir inatlaşma ile başlayan sevdaları hala sürüyor gözlerimin önünde... Biz büyürken de hep dinledik birbirlerine duydukları sevgi için yazılmış şarkıları, besteleri.....

Böyle işte.

Dinlediğim bir türkü götürdü beni nerelere ....

İzmir'den musiki ile başlayan aşk hikayelerine....


Sevgiyle kalın.....

31 Temmuz 2008

BİR İZMİR TATİLİ DE BÖYLE GEÇTİ GİTTİ

Sakin, huzurlu bir tatildi geçirdiğim.

Aylardır özlemle beklediğim neler yapacağımı, nerelere gideceğimi bitmek bilmeyen uzun listelere yazdığım bir tatil.




Son günlerde rüyalarımda bile görür olmuştum rüzgarlı burnu, balıkçıları ve akşam üzeri sakince kendimi dinlemek için oturduğum "yalnızlar" iğde ağacının altını....Sahi neleri atlattım ben o ağacın altında. Bazen yalnız başıma bazen en yakın dostum, canım kardeşimle. Hala kafamı kurcalayan bir şey varsa eğer oraya giderim toplamak için zihnimi...Yine oradaydım, yine düşündüm.

Bir de kardeşimle dedikodu yapmak için oturduğumuz bir bank var belediye parkında çam ağaçlarının altında. Geçerken oraya da gülümseyerek baktım. Sokakta dökülen lokma kuyruklarından alınan koca bir kese kağıdı lokma ile, ellerimiz yana yana ne dedikodular yapmıştık bu bankta. Ben geçerken yaşlı bir amca oturuyordu o bankta, yanında da minik bir kedicik. Selam verdim amcaya o da kendi şivesiyle "merhabeyin" dedi elini başına götürerek.






Balıkçı dostlarımla sohbet ettim. Ağlarını tamir ediyorlardı. Beni tanımayanlar şöyle bir göz ucuyla baktılar bana "acaba kim ola ki bu meraklı kız?" diye. Tuttukları balıkların fotoğraflarını çekerken gururla anlattılar bana bu sezon av maceralarını. Ne ilginç hikayeleri var, onların ağzından dinlemek ise çok daha güzel. Şiveli konuşmaları, taklitleri sarıveriyor insanı. Seneye yeniden görüşmek üzere diye uğurladılar beni bir torba dolusu sarı kanat, melinos ve çipura ile....


Biz de tuttuk kardeşimle bol bol....









Bahçemle ilgilendim, sarı ayçiçekleriyle konuştum, koruklardan koparıp koparıp yıkamadan yedim anneme inat. Şeftaliler daha olmamıştı yetişemem onlara ama mis gibi kokularını kokladım derin derin. Çiçekleri suladım, ağaçların dibini çapaladım. Domatesleri topladım....






Güzel yemekler yaptım. Ne kadar basit ve bir o kadar da keyifli kasaba hayatı.










Dört gözle beklediğim Cuma günü geldi sonra... Cuma günü Çandarlı'nın pazarı vardır. Yaylayurt köyünden, Bergama'dan, Menemen'den, Emiralem'den, Dikili'den pazarcılar gelir. Tazecik sebzeler, mis kokan peynirler, leziz zeytinyağları ve cıvıl cıvıl bir renk cümbüşü... Pazara gitmeyi çok severim bu yüzden. Her gördüğünü alası gelir insanın. Eller kollar dolar... Bazen alacağım hiç bir şey yoksa da sadece bu cümbüşü izlemek adına giderim pazara. Tezgahların arasında dolaşır, sohbetleri dinler, fotoğraf çekerim doyasıya.

Buz gibi serin denize girip sımsıcak kumlarda nasıl uzandığımı da söylemeliyim size. Yediğim dondurmalar, güzel aile sohbetleri, dostları ziyaret bende kalan hoş anılar.

İşte böyle tatlı, böyle huzurlu, böyle mutlu geçti tatilim....

Seneye bıraktığım gibi güzel bulabilmek dileğiyle veda ettim Çandarlı'ya...

Sevgiler